Pages: 1 2 3 4 5 6 » / Entries: 
Blog

  • Hocalı Soykırımı İle İlgili Basın Açıklaması ERGENEKON ERGENEKON

    Friday, 26th February 2010 20:47pm
    Hocalı Soykırımı İle İlgili Basın Açıklaması         Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Merkezi tarafından “Hocalı soykırımının 18. yıldönümü” dolayısı ile yapılan basın açıklaması aşağıda yer almaktadır:İnsanlık tarihinin sözde en medeni dönemlerini yaşandığı bir çağda; Hocalı’da, bütün dünyanın görmezden geldiği bir katliam yaşandı. Yirminci asrı; Türk’e acı, ızdırap ve dert  asrı olarak hatırlatacak zulümlere bir yenisi daha eklendi. Kendi yurtlarında bağımsız yaşamaktan başka bir istekleri olmayan; savunmasız, çocuk, kadın ve yaşlı; 1992 yılında, 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece, kana susamış, insanlıktan çıkmış bir grup Ermeni tarafından Azerbaycan toprakları içerisinde yer alan Hocalı kasabasında büyük bir katliama maruz kaldılar. Uluslararası hukukta ismine “soykırım” denilen bu katliamda 83’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’i yaşlı olmak üzere toplam 613 kişi hunharca katledildi.Ne yazıktır ki, tarihin ve insanlığın bu en kanlı trajedisi Hocalı’da yaşanırken ve üstelik masum insanların zalimce katledildiği olayların video kayıtları ve belgeleri de mevcutken; dünya kamuoyu konuya gerekli alakayı göstermemiştir. Bu sebepten ötürü Hocalı vahşetinin, dünya devletleri ve uluslararası örgütlerce soykırım olarak tanınması sağlanamamıştır.Bununla birlikte, her yıl nisan- temmuz aylarında soykırım pastasını hazırlayıp önümüze sunan Ermenistan Devleti ve lobileri, kendi tarihlerinin karanlık yüzüyle hesaplaşmadan, arsızca Türk tarihine leke sürmeye çalışmaktadır. Demokratikleştirme adı altında ülke yönetimlerini kendi menfaatleri doğrultusunda tanzim eden bir takım devletler de sözde soykırım iddialarıyla, Türkiye üzerinde baskı kurmaya çalışmaktadırlar. Sözde aydınlar ve milli değerlerden uzak bazı siyasetçiler de soykırım ve işgal suçlarını işleyen Ermenistan’la dostluk, kardeşlik türküleri söylemektedir. İşgalci Ermenistan ile dostluk yarışına girenlerin ellerine, I. Dünya Savaşı’nda Ermeni çetecilerinin katlettiği insanlarımızın, ASALA terör örgütünün katlettiği diplomatlarımızın, Hocalı’da soykırıma uğrayan soydaşlarımızın kanları bulaşmıştır.Hoşgörü ve adalet timsali olan milletimiz tarihinin hiçbir döneminde yapmadığı bir şey için suçlanırken, yakın bir tarihte Hocalı’da acımasız bir katliama maruz kalmıştır. Katledilenler ‘Türk’ olduğunda derin bir sessizliğe gömülen o şaşalı uluslar arası kuruluşlar ve devletler ‘Hocalı’ konusundaki umursamaz tavırlarını halen devam ettirmektedirler.Milletinin sevdasını sinesinden hiçbir zaman çıkarmayan, dünyanın neresinde bir Türk varsa, onun derdiyle hemdert olup sevinciyle mutlu olan ülkücüler, sinsi oyunların ve tezgâhların şuurundadır. Zulüm elbet payidar olmayacaktır. Bizler, mazimizden aldığımız feyizle, Türk’ün kuracağı adalet ve hoşgörü dünyasına doğru emin adımlarla ilerlemekteyiz.Bu vesileyle; Hocalı şehitlerini rahmet ve minnetle anıyor, Türk Dünyası’na bir kez daha başsağlığı diliyoruz.
    Comment
  • 12 EYLÜL VAKASI UMUDO UMUDO

    Wednesday, 25th November 2009 21:26pm
    12 EYLÜL, ALPARSLAN TÜRKEŞ VE DAVA ARKADAŞLARININ CEZAEVİ YILLARI12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adanagibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar,zamanla  fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyalhayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur. Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalarşeklinde cereyan eden olaylar Anadolu’da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sıvas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye’yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas’ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provake edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde “kanıt”lamaya çalışmıştır.   Türkiye’de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadankaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977′deki hadise ve KahramanmaraşOlayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönündekarşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000′den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır. Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül’de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan “sistemin intikamı” olarak nitelendirilebilir. 12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmekgereklidir. Çünkü Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışıeğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir.Erol Güngör’ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millîiradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır  O hâlde 12 Eylül’e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini “meşru” kabuletmemizi veya desteklememizi gerektirmez. Alparslan Türkeş’in  beyanları da bu fikir doğrultusundaolmuştur.12 Eylül öncesindeki dış siyasî gelişmelerin Türkiye’yi yakından ilgilendirdiği aşikârdır.Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan soğuk savaşDöneminde kendi ideolojilerini hâkim kılmak için sürekli çekişmişler ve 1970 başlarında dengeleriSağlamak maksadıyla “detant” (yumuşama) ilân etmişlerdi. Silâhsızlanma görüşmeleri (SALT-I,II) veYumuşamanın ardında yeni bir “paylaşım” mutabakatı söz konusudur. Nitekim 70′lerin ortasındaki Orta Doğu gelişmeleri, İran ve Afganistan olayları böyle bir döneme rastlar. Amerika’nın bölgedekigücünü, Sovyetler aleyhine artıran Mısır-İsrail arasındaki Camp David Antlaşmasının ardından(1979), İran’da şah rejimi devrilir ve Humeyni liderliğinde şeriat devleti kurulur ( Şubat 1979). Bu gelişme şüphesiz Amerika’nın çıkarlarına ters düşmektedir. Çünkü o zamana kadar İran, Amerika’nın bölgedeki en yakın müttefikidir. Aralık 1979′da Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve burada kukla bir hükûmet kurması da Batı için olumsuz bir gelişmedir.12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük şehirlerde, eğitim kurumları ve üniversitelerde gençlik üzerine oynanan oyunlar, zamanla  fabrikalara, iş yerlerine ve mahallelere taşınmış, böylece halkı tedirgin etmek ve sosyal  hayatı kargaşaya düşürmek amaçlanmıştır. Nitekim kurtarılmış okullar, iş yerleri ve mahalleler ortaya çıkmış, devlet otoritesi ve halkın huzur ve sükûnu bozulmuştur.Büyük şehirlerde ideolojik çatışmalar şeklinde cereyan eden olaylar Anadolu’da mezhep ve etnik çatışmalara doğru yönlendirilmeye çalışılmış ve bir ölçüde de bunda başarı sağlanmıştır. Özellikle, İskenderun, Adana, Maraş, Sıvas, Çorum ve Ordu çizgisinde gelişen terör olayları bu açıdan dikkate değer olaylardır. Sol ve bölücü örgütler bu hatta Alevî-Sünnî, Kürt-Türk çatışması gibi göstermeye çalıştıkları eylemleriyle, Türkiye’yi ortadan ikiye bölen bir plânı yürürlüğe koymuşlardır. 1977 Maraş Olaylarında ölü ele geçen sünnetsiz teröristlerin Ermeni olmaları bu olaylarda dış tahrikçilerin rolünü ortaya koyacaktır. Aynı senaryo, Çorum ve Sivas’ta da tekrarlanmış ve ülkücülerin Alevîlere saldırısı gibi olay provake edilmeye çalışılmıştır. Ne yazık ki, 12 Eylül idaresi de bu provokasyonu mahkemelerde “kanıt”lamaya çalışmıştır.Türkiye’de terörün nihaî hedefinin bir iç savaş çıkararak, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan  kaldırmak olduğu artık hepimizin malumudur. Özellikle 1 Mayıs 1977′deki hadise ve Kahramanmaraş  Olayları ile yeni bir hız ve kimlik kazanan terör ve anarşi, önce komünizmi gerçekleştirme yönünde  karşısında en büyük engel olarak gördüğü ülkücü kişi ve kuruluşları, ardından da tüm demokratik yapıyı ve halkımızı hedef alacaktır. 5.000′den fazla insanımızın canına mal olan bu terör ve anarşinin ardında hiç şüphesiz iç ve dış mihrakların önemli bir rolü bulunmaktadır. Aynı silâhlarla hem sağ hem sol görüşlü kişilerin öldürülmesi, faili meçhul kalan olaylar ve ölümler ve 11 Eylül’de oluk gibi akan kanın 12 Eylül günü bıçakla kesilmiş gibi durması bu büyük oyunun emareleridir. MHP davasında da görüleceği gibi pek çok olayın, milliyetçilere mal edilmeye çalışılması, amacına tam olarak ulaşamayan “sistemin intikamı” olarak nitelendirilebilir. 12 Eylül darbesini daha iyi anlayabilmek için iç ve dış siyasî gelişmeleri de iyi bilmek  gereklidir. Çünkü Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren anarşi ve terör olayları dış gelişmelerle paralele bir seyir takip etmiş ve iç siyasî gelişmelerdeki istikrarsızlıkların körüklediği  anarşi ortamında, demokrasi dışı eğilimlerin amaçlarına erişmelerine hizmet etmiştir. Anarşi ve terör ülkücü-milliyetçi düşüncenin  gelişmesi önünde en büyük engeldir. Çünkü milliyetçilik, bütün bir milleti kucaklayan birleştirici bir unsurdur ve bu fikir ancak daha demokratik bir düzende gelişip serpilebilir. Erol Güngör’ün de belirttiği gibi Milliyetçilik halka dayanan bir hareket olduğu için millî  iradeye azamî serbestlik tanımak, yani demokratik olmak zorundadır  O hâlde 12 Eylül’e yani bizi kaosa sürükleyen özellikle sol ve bölücü teröre karşı çıkmak, 12 Eylül idaresini “meşru” kabul  etmemizi veya desteklememizi gerektDış siyasî gelişmelerin yanı sıra iç siyasetteki gelişmeler de 12 Eylül Harekâtı’nın gerçekleşmesi yolunda önemli bir yer tutar. 12 Mart hükûmetlerinin ardından 1973 yılında yapılan ilk seçimlerde, İnönü’ye karşı giriştiği liderlik yarışını kazanan Ecevit, büyük bir başarı elde ederek 185 milletvekili ile CHP’yi birinci parti konumuna getirmişti. Muhtıra sonunda kapatılan Millî Nizam Partisi’nin yerine kurulan Millî Selâmet Partisi ile oluşturulan Ecevit-Erbakan koalisyon hükûmeti bir yandan Kıbrıs’a çıkarma yapma başarısını gösterirken diğer yandan “genel af” ilân ederek, 1971 öncesinin bütün militanlarını sokağa salmışlardır. Türkiye’de anarşinin yeniden başlamasında şüphesiz bu genel affın büyük katkısı olacaktır. Anarşinin canlanmasındaki diğer bir unsur ise “siyasî iktidarsızlık” olmuştur. 12 Mart’tan, 12  Eylül’e uzanan 9 yılda tam 10 hükûmet kurulmuş ve yıkılmıştır. Bu hükûmetler şunlardır: 
    1-I.Erim Hükûmeti (Nisan 1971-Aralık 1971) 
    2-II.Erim Hükûmeti (Aralık 1971-Nisan 1972) 
    3-Ferit Melen Hükûmeti (Nisan 1972-Nisan 1973) 
    4-Naim Talu Hükûmeti (Nisan 1973-Şubat 1974) 
    4-I.Ecevit Hükûmeti (Şubat 1974-Ekim 1974) 
    5-Sadi Irmak Hükûmeti (Kasım 1974-Mart 1975) 
    6-I.Milliyetçi Cephe (MC.) Hükûmeti (Mart 1975-Mayıs 1977) 
    7-II.Ecevit Hükûmeti (Haziran 1977-Temmuz 1977) 
    8-II.MC Hükûmeti (Ağustos 1977-Aralık 1977) 
    9-III.Ecevit Hükûmeti (Ocak 1978-Ekim 1979) 
    10-Demirel Hükûmeti (Kasım 1979- Eylül 1980) irmez. Alparslan Türkeş’in  beyanları da bu fikir doğrultusunda  olmuştur. 1975 yılında MHP, AP, CGP ve MSP’nin  oluşturduğu bir milliyetçi partiler koalisyonu kurulmuş ve bu koalisyon hükûmeti bu dönemin en uzun hükûmeti olma özelliğini kazanmıştır. Ancak terör grupları, bazı medya ve siyasîler, özellikle Türkeş’in iktidara ortak olmasını kendileri açısından mahzurlu bulduklarından faaliyete geçmekte gecikmemişlerdir. Sol örgütler, anarşi ve terörü tırmandırırken, bazı medya organları ve siyasîler ölçüsüz bir muhalefet sergilemişlerdir. Bu ortamda gidilen 1977 seçimlerinde CHP, 213 milletvekiliyle büyük bir oy patlaması göstermiş, MHP ise 3 olan milletvekili sayısını 16′ya çıkarırken oy oranını %67 oranında artırarak, seçimin asıl başarılı partisi olmuştur. Ecevit, Milliyetçi Cephe iktidarını yıpratmak için aşırı sola büyük tavizler vermenin sıkıntısını sonraları daha çok hissedecektir. İktidara geldiğinde “Ben size kapıları açacağım, kapıları kırmanıza gerek yok ” diyen Ecevit, 11′ler Olayı diye bilinen, “Güneş Motel” pazarlıklarıyla, milletvekili transferlerini gündeme getirmiş, bu örneklerle ne denli bir “iktidar hırsı”na sahip olduğunu göstermiştir. İktidar hırsının, memlekete verdiği zararın ne ölçülere vardığını bazı siyasiler idrak edememişlerdir. Partisinin ambleminde yer alan “anahtar”ı, siyasî hesapları için sıkı sıkı elinde tutan Erbakan, parlâmentonun kilitlenmesinde  önemli bir rol oynamıştır. “kerhen” verdiği desteklerle, “kadayıfın altının kızarmasını” bekleyen politikalarıyla Erbakan, Ecevit ve Demirel hükûmetlerinde ölçüsüz istek ve taleplerde bulunurken, kadayıfın değil, ülkenin yanmasına vesile olacaktır. Demirel ise, Ecevit ile olan siyasî çekişmelere o kadar dalmıştır ki,  yangının farkına dahi varamamıştır. Sokaklar savaş yerine dönerken o “Yollar yürümekle aşınmaz” diyerek kayıtsızlığını göstermiştir. Patlak veren petrol krizi ve buna bağlı olarak bozulan ekonomi, aşırı zamlarla telâfi edilmeye çalışılmış, bu da  gelir adaletsizliğini ve yoksulluğu beraberinde getirmiştir. Temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu, uzun kuyruklar ve kara borsa özellikle Ecevit hükûmetlerinde artık “kanıksanır” hâle gelmiştir. Çünkü geçim derdindeki halk aynı zamanda, can derdine düşmüştür. Özellikle 1977′den itibaren anarşi ve terör büyük bir hız kazanarak ülkeyi yaşanmaz bir hâle getirmiştir. Devlet otoritesinin zaafa uğraması ve siyasî istikrarsızlık milleti uçurumun kenarına kadar sürükleyecektir. Bölücü ve yıkıcı unsurlar millet ve devletin varlığını tehdit etmeye başlamış, kurtarılmış mahalleler hatta şehirler ortaya çıkmıştır. Sabah evinden çıkan bir gencin akşam evine gelebilmesi onun en büyük mutluluğu olmuşturÜlkenin huzur ve sükûnunu yeniden sağlamak için demokrasi içerisinde kalmak kaydıyla, sıkıyönetimin ilan edilmesi ve siyasî uzlaşmanın parlâmento içerisinde sağlanması, artık kaçınılmazdı. Alparslan Türkeş, bu vahim durum karşısında sıkıyönetim ilân edilmesini sürekli olarak öne sürerken, muhalifler onu askerî rejim taraftarı olmakla itham etmekteydi. Fakat müessif Kahraman Maraş Olayları ile bölücü ve yıkıcı unsurların, ülkede bir kardeş kavgası çıkarma niyetleri açığa çıkarınca, Ecevit sıkıyönetimi ilan etmek zorunda kaldı. Ancak sıkıyönetim akan kanı durdurmakta istenilen başarıyı gösteremedi.  Sıkıyönetime rağmen olaylar tırmanıyor veya tırmandırılıyordu. Belki de birileri parlâmento ve siyasîlerin irade zaafiyetlerini, bu olaylarla halka teşhir ettirerek,  halkın siyaset ve siyasetçiden ümidini kesmesini bekliyordu. Ülkedeki olaylar birileri tarafından seyrediliyor ve âdeta zaman kollanıyordu. İnsanlarımız bir yandan komünist terör,diğer yandan ekonomik terörle yaşama savaşı verirken;bir grup “hain adam” ise, kendi iktidarlarının önünün açılması ve batılı ağabeylerinden muhtemel bir harekette “okey” alabilmek için, akan kanın çoğalmasını bekliyordu. Elbette anarşi ve terör böyle bir vasatta, milleti sistemden soğutabilmede etkili olurdu. Parlâmento ve partilere olan güvensizlik, siyaset ve siyasetçiye “kötü” gözle bakılmasına, dolayısıyla demokrasi kurumlarına “soğuk” ve “kayıtsız” kalmayı beraberinde getirecektir. 
    İşte bu tehlikenin farkına varan Alparslan Türkeş, kilitlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uzlaşmacı bir tavır sergileyerek, parlâmentonun bir an evvel cumhurbaşkanını seçmesi için CHP’ye dahi teklifler götürmüş, partilerin uzlaşması için çağrıda bulunmuştur.  Cahit Karakaş’ın meclis başkanı seçilmesinde de parti kaygısını bırakıp, devlet menfaatlerini gözeten yine Alparslan Türkeş ve partisi MHP olmuştu. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Erzurum’daki bir askerî tatbikatta siyasîlere olan güvensizliği ve terörün boyutlarını vurgulayarak, üstü kapalı bir uyarıda bulunmuş ve darbe koşullarının oluştuğunu bu konuşmasıyla ima etmiştir.  Ancak MSP’nin Konya mitinginden sonra kuvvet komutanları ülke yönetimine el koymaya artık tamamen karar vermişler ve nihayet 12 Eylül 1980′de askerî hareket sonucunda Silâhlı Kuvvetler ülke idaresini üslenmiştir.
    11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece 03.00′te Ankara ve bütün Türkiye tank sesleriyle uyanmış, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren beraberindeki dört kuvvet komutanı ile TRT’den halka hitap ederek ordunun yönetime el koyduğunu açıklamıştır.  Org. Kenan Evren, ordunun iç hizmet kanununda yer alan “Cumhuriyeti koruma ve kollama” görevine dayanarak, yönetime niçin el koyduklarını anlatan konuşmasında, ülkenin bir kardeş kavgasına sürüklendiğinden ve siyasîlerin bu durum karşısında üzerlerine düşeni yapmadıklarından bahseder. Kenan Evren’e göre, silâh arkadaşlarının yönetimi ele alma gibi bir amaçları yoktur ve sadece şartların zorlamasından dolayı 12 Eylül Harekâtı’na gidilmiştir. Hâlbuki, kendi hatıralarında da belirttiği gibi 11 Eylül gecesi, özellikle MHP Genel Merkezi’ne plânlı bir operasyon düzenlenmiş, emri alır almaz bütün askerî birlikler harekete geçirilerek, önemli noktalar tutulmuştur. Dolayısıyla, 12 Eylül Harekâtı çok önceden plânlanmış ve uygulamaya konulmuştur. 
    Nitekim Türkiye’ye henüz büyük elçi atanmadan ABD Büyükelçisi Hupe, “Askerlerin yönetime el koyması beni şaşırtmamıştı” diyerek, aslında darbeden daha evvel haberdar olduklarını ima etmiştir. 12 Eylül Harekâtı ile parlamenter demokratik hayat rafa kaldırılmış ve ülke Genelkurmay ve kuvvetkomutanlarından oluşan “Millî Güvenlik Konseyi” tarafından yönetilmiştir. Konsey üyeleri, Kara KuvvetleriKomutanı Org. Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri KomutanıNejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Cilasun’dan ibaret olup, Genelkurmay başkanı KenanEvren konsey başkanı ve daha sonra da devlet başkanı sıfatlarını kullanacaktır. Konsey, ilk icraat olarak,parti başkanlarını ve bazı üst düzey yöneticilerini gözetim altına almış ve bu hareketi de onların cangüvenliğini sağlama gerekçesi ile açıklamıştı. Buna göre Ecevit ve Demirel Hamzakoy’da, Erbakan ise Uzunada’da gözetim altına alınmıştı. Alparslan Türkeş, darbenin muhtevasının netliğe kavuşmasını bekleyerek üç gün süreyle teslim olmadı. Onun bu üç günü, Ankara’da Halil Şıvgın’ın evinde geçirdiği daha sonra ortaya çıkacaktır. Alparslan Türkeş’in bu hareketi, bazı basın yayın organlarınca çarpıtılarak, askerlerin kendisine yardımcı olduğu ve yurt dışına kaçtığı şeklinde duyuruldu. Hâlbuki o üç gün sonra kaçmadığını, kendiliğinden teslim olarak gösterdiği gibi 12 Eylül’ün en mağdur ettiği lider olduğu da MHPDavası’nda ortaya çıktı. İzmir yakınlarındaki Uzunada’ya gönderilen Alparslan Türkeş, bir ay sonraAnkara’ya getirilip, ilk sorgusundan sonra  tutuklanacaktır. Çünkü askerî savcı Türkeş’in birtakımeylemlere karıştığını iddia ederek, yargılanmasını talep etmiştir. Ankara’ya getirilen Türkeş, bir müddetceza evi hâline getirilen Ordu Dil Okulu’nda tutuklu kaldıktan sonra, uzun yıllarının geçeceği MamakAskerî Tutukevi’ne nakledilir.12 Eylül’ün Türkeş ve ülkücülere kurduğu tezgâh artık resmen işlemeye başlamıştır.  AralarındaAlparslan Türkeş ve MHP yöneticilerinin bulunduğu 587 kişi, “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” davasındaidam talebiyle yargılanma(ma)ya tâbi tutulmuşlardır. Mamak Askerî Cezaevinin C 5 işkencehanelerindeyıllarca süren sorgular, mesnetsiz suçlamalar ile bu dönem, ülkücü gençliğin unutamayacağı veaffedemeyeceği bir dönem olacaktır. Savcı Nurettin Soyer tarihe utanç vesikası olarak geçmiş olan iddianamesinde, başta Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok ülkücünün “146/1″ yani “idam”lacezalandırılmasını  talep etmekteydi. Savcı, Alparslan Türkeş’in idamını istediği “iddianame”de suç delili olarak şunları öne sürmekteydi.“(Alparslan Türkeş), İktidarı ele geçirmek için siyasî parti içinde yer alarak genel başkanlığa kadaryükselmiş, bir yandan Anayasa ve yasalar çerçevesinde tanıtma, propaganda, seçmen toplamakişlemlerini yürütürken, bir yandan da, yönetimi ele geçirip yukarıda belirtilen düşünceleri yönünde birdevlet düzeni getirmeyi amaçlamış, bu amaç uğruna kurduğu örgütlenmeyle Türkiye ahalisini birbirialeyhine toplu kıyıma götürmüştür. Bunun için MHP, MHP Gençlik Kolları, Ülkücü Dernekler, Ülkücü Meslek Teşekkülleri ve bazı mahalle, okul ve yurtlarda vatandaşlar arasında merkeziyetçi, yukarıdanaşağıya kademeleşmiş, otoriter, organize bir teşkilâtlanmaya gitmiştir… (Toplu kıyım(!) amacıyla; 1980 Temmuz ayı içerisinde Yılma Durak ve Celâl Adan ile konuşurkenDİSK’in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylemiş), “konuşma bitip kalkarken elini yatay birşekilde ot biçer gibi yaparak” DİSK Başkanı Kemal Türkler’in yokedilmesini emretmiş(!)…” Kılıfı önceden hazırlanmış, ima ve düşüncelere dayalı bu iddia savcının maksat ve niyetini göstermesibakımından ilgi çekicidir. 27 Mayıs Davası’nda mahkeme başkanının “Ne yapayım sizi buraya gönderengüç böyle istiyor” demesi gibi, 12 Eylül mahkemelerindeki iddialar da Türkeş ve ülkücülere “sisteminintikamı”nı hatırlatıyordu. Ancak Soyer, verdiği örneklerle kendi kimliğini de ortaya koymaktaydı. Onagöre “sağ, tutuculuk ve gericilik ile eş anlamda” iken “ülkemizdeki sol düşünce 1968′den bu yana UzakDoğu ve Güney Amerika’daki kurtuluş savaşlarının etkisi altında kalarak… tam bağımsız ve demokratik bir Türkiye sloganıyla” ortaya çıkmıştı Alparslan Türkeş, bu tarafgir iddiaya, bütün olumsuz şartlara rağmen,  şiddetle karşı koydu. Onun 14Ekim 1981′de yaptığı uzun savunmada ilk söylediği “Bu iddianame baştan aşağı yalan ve iftiradanibarettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, konuşmalarım, icraatım bu iddialara baştan aşağıyareddiyeden ibarettir” olmuştur. Türkeş’in bu konuşmayı yapmasından iki gün sonra Evren’in emriyle bütün siyasî partiler kapatılarakmal varlıklarına “kayyum” vasıtasıyla el konulmuştur. Böylece diğer partiler gibi MHP de, henüzmahkemeler bir karar vermeden suçlu bulunarak siyasî faaliyetlerden men edilmiş oluyordu. Türkeş 12Eylül’ü, işkenceleri ve mahkemeleri tarihin süzgecinden geçirerek şöyle anlatacaktır:“12 Eylül 1980 sonrası MHP genel merkez binalarında yapılan aramalarda, şahsımın ve bütün partiyöneticilerinin “Türkiye’de katliam yaptıklarını gösteren deliller bulunduğu” ileri sürülerek, aramalarınhemen ikinci gününden soruşturma başlatıldı. Ayrıca benim ve diğer parti yöneticileri hakkındasoruşturma yapılabilmesini temin bakımından Millî Güvenlik Konseyi tarafından özel bir kanunçıkarılmıştır. Keza, iddianamede de açıkça kaydedildiği üzere, belirtilen suçtan soruşturmayabaşlanması için kanunen şart koşulmuş olan soruşturma emri, MGK tarafından verilmiştir. Hazırlık tahkikatı neticesinde yaptırıldığı ileri sürülen katliamların faşist bir devlet düzeni kurmakamacıyla gerçekleştirildiği iddiasıyla haklarımızda idam cezası talebiyle dava açıldı.Bu iddianamede MHP’nin bir silâhlı çeteye dönüştüğü ileri sürülerek diğer bütün parti yöneticilerinin deidam ile cezalandırılması talep edilmekteydi. Bu iddiaların yanında şahsımın, DİSK genel başkanı olduğuiçin Kemal Türkler ve Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un öldürülmeleri olayında azmettiren sıfatıile sorumluluğum bulunduğu da iddia edilmekteydi.Gerçek dışı oldukları daha ilk bakışta anlaşılabilecek, o zamanki delillere göre bile ileri sürülmesimümkün olmayan böyle bir ithamla suçlanmış olmam yüzünden 5 yıla yakın süre tutuklu kaldım.Yıllarca süren yargılama sonunda “Faşist bir düşünce yapısına sahip olup böyle bir devlet düzenikurdurmak için katliamlar yaptırıldığı” suçlamasının gerçek dışı olduğu bizzat iddia makamı tarafındankabul edilmiştir.” “Esas hakkındaki mütalâada hakkımızda beraat kararı verilmesinin talep edilmesi gerekirken, o günekadar kimse tarafından farkına bile varılmamış, hatta hasımlarımız tarafından bugüne kadar bir siyasîsuçlama  olarak dahi ileri sürülememiş yepyeni bir isnatta bulunulmuştur. İlmî gerçeklere. İslâm dininintemel kurallarına ve dosyada mevcut delillere son derece aykırı bu suçlamada, lâiklik ilkesine aykırıAnayasa dışı bir düzeni cihat ilân ederek gerçekleştirmeye teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmekteydi”.İşkence zoru ile alınan polis ifadelerine rağmen, şahsının hiçbir anarşik olayla ilgisinin olmadığınınaçıkça ortaya çıktığını belirten Türkeş, savunduğu fikirlerin Anayasa’ya aykırı olmamasına rağmenmahkûmiyeti yoluna gidildiğini ifade etti. Lideri bulunduğu siyasî partinin silâhlı çeteye dönüştüğü iddiasına ve bütün yöneticilerinin idamınınistenmesine rağmen, sadece kendisine ceza verilerek, diğer parti yöneticilerinin “beraat ” etmelerini”çok manidar” bulan Türkeş :“Yargılama boyunca, suç teşkil edecek, kanun dışı mahiyeti haiz hiçbir fikrim ve fiilimin bulunmadığıgörülmüştür. Buna rağmen, sadece antikomünist fikirlerim yüzünden amme nizami için şahsımıntehlikeli kabul edilmesi sonucunu doğuran bir hükme maruz kalmam kanun ve usule aykırıdır. Bumahkûmiyet kararının hukuk düzenimiz, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler Anayasası veyüksek mahkeme kararlarına aykırı olduğu son derece açıktır.Bu mahkûmiyet hükmü, tarafsızolmadığını hakkımızda peşin kanaatler taşıdığını delilleri ile ortaya koyduğumuz hâkimlerin bulunduğu birheyetçe verilmiş olmakla da gerek kamu vicdanında gerekse, gerekse yüksek mahkeme nezdinde tasvipgörmeyeceğine inandığım karardır. Kaldı ki, bahse konu hâkimler, duruşmalar sırasında bizzat kendiağızlarından verecekleri kararın millet tarafından kuşku ile karşılanacağını, bunun da adalete gölgedüşüreceğini beyan ederek  hâkimlikten çekilmişlerdir. Kendilerinin sağlıklı bir karar varmadan ve davayıgörmede kuşkuya kapıldıklarını belirten hâkimlerin kendileri ile ilgili bu değerlendirmelerinin ne kadardoğru ve isabetli olduğu verilen mahkumiyet kararı ile ortaya çıkmıştır.” dedi.12 Eylül mahkemeleri zulmün, işkencenin ve adaletsizliğin birer canlı örneği olarak daimahatırlanacaktır. Ülkücülere, Türk milliyetçilerine karşı kasıtlı olarak düşmanlıkla ve ön yargıyla hareketedildiğini ifade ederek, şunları söyledi:“Türk milliyetçilerini suçlu gösterebilmek için özel gayret gösterilmiştir.  Ülkücü hareketi lekelemek amacıyla ne gerekiyorsa yapılmıştır. Bunları gerçekleştirebilmek içinMamak’ta C-5 adı verilen bir baraka özel sorgulama yeri olarak kullanılmıştır. Sıkıyönetim Savcısımeşhur Nurettin Soyer, Pol-Der’li polislerden oluşturduğu ve yine Zeki Kaman’ın işkenceci ekiple,  C-5isimli bu barakada MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanıklarına akla hayale gelmeyecek işkenceleri,kendisi de bizzat katılarak yapmıştır. Sanıklar ısıtılmış çelik dolaplarda Filistin askısına asılmış,çırılçıplak bırakılıp elektrik verilmiş, tenlerinde sigara söndürülmüş ve daha akla hayale gelmeyecekbirçok işkenceler yapılmıştır. Hatta bu işkenceleri sanıkların anaları, babaları, eşleri, kız kardeşleri,ağabeyleri, çocukları önünde yaparak tehditte bulunmuşlardır.”Ülkücüleri ve MHP’yi suçlu göstermek için bu şekilde alınan ifadelerle soruşturma başlatılmış, tam birtedhiş havası estirilmiş, keyfî tutuklamalar yapılmıştır. “MHP Genel İdare Kurulu, başta genel başkanları ben olmak üzere,  Türkiye ahalisini ülkücü vekomünist olarak ikiye bölüp birbirleri aleyhine katliama teşvik etmekle suçlanarak tutuklandık.Mahkemeye çıkartıldığımızda, yabancı ideolojiye sapmış olan hâkimin huzurunda tutuklanmamızınhaksız olduğunu, serbest bırakılmamız gerektiğini söylediğimiz hâlde bu yapılmadı. Zaten ön yargılı olanhâkim, bizim Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diye ikiye böldüğümüzü ve birbirleri aleyhine katliamateşvik ettiğimizi gösteren deliller bulunduğunu ileri sürerek tutuklanmamıza karar verdi. Hâlbuki savcı, hazırlık tahkikatı sonucunda, aleyhimizdeki Türkiye ahalisini ülkücü ve komünist diyeikiye bölmek ve katliama azmettirmek iddiasını değil, Anayasayı cebir yoluyla değiştirmeye kalkışarakfaşist devlet kurmak istediğimiz suçlaması ortaya sürdü ve dava açtı. Böylece tutuklama kararı vesebebi terk ediliyordu. Hiçbir mesnedi bulunmayan ve tamamen uydurma olan faşist devlet kurmakamacıyla Anayasayı cebren değiştirmeye teşebbüs suçundan hakkımızda idam talebiyle dava açıldı.Yedi yıl süren mahkemenin sonunda Savcı suçlamasını yine değiştirdi. Faşist devlet suçlamasından davazgeçip, mütalâasını lâikliğe aykırı,  İslâmî esaslara dayalı şer’i devlet kurmak için Anayasayı cebiryoluyla değiştirmeye teşebbüs ettiğimiz iddiasına dayandırdı. Yani savcı suçlamasını sürekli değiştiriyor,ancak talep ettiği ceza hep aynı kalıyordu: İdam, Sonuçta mahkeme bunların hiçbirini de yerindebulmayıp suç işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçundan kaç sene tutuklu kalmışsak ona göre birceza tasarlayıp mahkûm etti. Bunların hepsi de 12 Eylül’ün Türk milletine karşı taşıdığı düşmanzihniyetini ortaya seriyor.”Türk Ceza Kanunu’nun 313. maddesinin değiştirilmesiyle MHP ve Ülkücü  Kuruluşlar Davası’nındüşeceği yorumları yetmez. “Aslında Türkiye’de gerçek adalet, adil hâkim var ise derhâl bu davadan yargılananlara beraat kararıvermeli. Devletini yaşatmak, vatanını sevmekten başka suçu olmayan, vatanın ve devletin bütünlüğü içinçalışan insanların suçsuzluğunun ilân edilmesini istemek en tabiî hakkımızdır”.  ”Memleketimizin şerefi,  adalet tarihimizin lekelenmemesi, hukukun bir parça da olsa yerini bulmasıbakımından, beraat kararı mutlaka verilmelidir. Ancak bu arada Türkiye’de birçok değişmeler vegelişmeler olmaktadır. 141. 142.  ve 143.  maddeler kaldırılmış, Barış Derneği ve DİSK Davası gibikomünistler hakkında açılan davalar arka arkaya düşmüştür. Buna göre bizim davamızın da düşmesigerekiyordu. Ancak daha önce de söylediğim gibi, bizim asıl beklediğimiz, adalet tarihininlekelenmemesi, vatansever insanların haklarının bir ölçüde teslim edilebilmesi için hakkımızda bugünekadar yapılan işlemlerin haksız olduğunu mahkeme kararı ile ortaya konması gerekmektedir. Bunuyapabilecek olan hâkimler, Türkiye’ye çok büyük hizmet etmiş olacaklardır. Çünkü Türk adaletilekelenmekten kurtulacaktır.”Gerçekten de “Asrın Davası” olarak değerlendirilen bu davada, Alparslan Türkeş’in açıklıkla belirttiği gibi,bütün hukuk kuralları gözardı edilerek, tamamen siyasî hükümler geçerli kılınmıştır. 587 sanıklı davada,hemen her sanık C-5 işkencelerinden geçirilmiş ve hayâli suçları “itiraf” edip, imzalamaları için insanlıkdışı muamelelere tâbi tutulmuşlardır. MHP avukatları, parti üst yöneticilerinden sıradan vatandaşlarakadar, işkenceye uğrayanları, doktor raporları ile tespit ettirip, zabıtlara bu tespitleri geçirmelerinerağmen, mahkeme bu konuda herhangi bir işlem yapmamıştır.Orhan Çakıroğlu, Yılma Durak, Mustafa Dikici, Aydın Esi, Nuri Demiryürek ve Celâl Adan gibi pek çokmağdur kendilerine yapılan işkenceleri raporlarla teyit ettirmişlerdir. Ne yazık ki, Ankara’da Bekir Bağ,Malatya’da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan, tutuklu bulundukları sırada ağır işkenceleredayanamayarak şehit olmuşlardır. Eski MHP’li bakanlardan ve şimdi ANAP kadrolarında yer tutan AgâhOktay Güner, işkence yıllarını şöyle kaleme almıştır:”Mamak, yalnızca soğuk, çıplak acı hatıralar yumağı, bir tutuk ve ceza evinin adı değil, yarın dünyaişkence tarihi yazıldığı zaman dünya birincisi olmasa bile ikinciliği kesin olan, insanı eriten, insanıhaysiyetsiz kılmak için yaratılmış çilehanenin adıdır… 12 Eylül’den sonra, biz milletvekilleri ve nazarboncuğu gibi tek senatör Ömer Naci Bozkurt “Dil Okulu’ndan Mamak’a gidip gelen İhsan Kabadayı’nınsüngü tehdidiyle nasıl oturup kalkmaya zorlandığını, nasıl hakarete uğratıldığını ve yiğitçe göğsünü açıp”Süngüleyin! Amma şerefimizle oynamanıza müsaade etmem!” diye kükrediğini çok iyi biliyorum…Birkaç ay sonra milletvekili olmayan arkadaşlarımız anî bir emirle Mamak’a nakledildiler. Yirmi dört saatsonra kırk yaşını aşmış olanlar geri gönderildi. Bunlar “hoş geldiniz” işkencesinden nasip almışlardı.Saçları üç numara kesilmiş, meşhur kafese konulmuşlar, ıslak beton zemin üzerinde cop altında”otur!..kalk!” talimini yapmışlardı. Harp Okulu eski tarih öğretmeni Dr.Tahsin Ünal’ı, hele AhmetKaraca’yı âdeta tanıyamamıştık. Dört ay sonra arkadaşlarımız geri geldiler ama, bir Taha Akyol’u fizikîvarlık olarak teşhiste çok güçlük çektik.  Arkadaşlarımızdan dinlediklerimiz, duruşmalar sırasında Mamak’a gidince gördüklerimiz, işkencezihniyetlilerin soylarına yetecek bir utançtır.” Uzuvlara elektrik vermek, ıslak zeminde çıplak bırakıpcoplamak, Filistin askısına almak, iffet ve namusa el uzatmak vs. gibi maddi ve manevi insanlık dışıişkenceler Mamak’ın gündelik uygulamaları hâline gelmişti. O.Ç. maruz kaldığı işkenceyi davadosyasında şöyle belirtiyordu: “Saçlarımız ve sakallarımız devamlı yolunuyor. Tırnaklarım bir şeyleçekiliyor. Sorulan soruları bilmediğimi söylediğim zaman şiddetini artırıyorlar işkenceden bayılıyorsunuz,
    ayılıp tekrar işkenceye tâbi tutuluyorum. Kaçıncı kez bayıldığımı hatırlamıyorum. Dayaktan altınızapislemek zorunda kalınca pisliğinizi elindeki sopayla yemeye zorlanıyorsunuz, kısacası yiyorsunuz.İstediklerinizi cevaplamıyorsanız, anüsünüze cop sokma işlemi başlıyor. Sonra da ıssız bir yere götürüpelindeki silâhın ağzına mermiler sürüyorlar, ölümle tehdit ediyorlar. Ananıza, ailenize, bacınıza, tümkutsal saydığınız değerlere galiz küfürler ediyorlar”  Zeki Kaman gibi eski Pol-Der’li veya Marksistpolisler, MHP Davası sanıklarına buna benzer yüzlerce işkence uygulamışlardı.İşte bu şartlar altında MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası 2168 gün sonra tamamlandı. Alparslan Türkeş,4. Kolordu Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi tarafından, 11 yıl 1 ay ve 10 gün hapis cezasınaçarptırılırken, MHP üst yönetiminde görev alanların tamamı beraat etti.  Yani parti olarak MHP aklanırken, genel başkanı Türkeş suçlu bulunmuştu(!). Türkeş hapis cezasınınyanı sıra, Ankara’da sürekli gözetim altında tutulma ve ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyetcezasına da çarptırıldı. Türkeş, asıl suç unsuru sayılan fiillerden, yani Türkler ve Yurdakul davalarındanberaat ettirilirken, TCK’nın 313′üncü maddesinden suçlu bulunmuştu. Yani ortada olmayan bir cürümdensuçlanmıştı. Ceza ise Türkeş’in ceza evinde yattığı 5 yıla tekabül etmekteydi. Dolayısıyla infaz yasasınagöre, aldığı ceza, 1 gün eksiği ile, yattığı süreyi karşılamaktaydı. 12 Eylül hukuku, böyle adil (!) birkararla, ömrünün en zor yıllarını, haksız yere hapiste geçiren Türkeş’e suç uydurmuş oluyordu. Tabiî kiAlparslan Türkeş’in bu karara tepkisi olacaktır. Çünkü bu kararda asıl amaç, onun Türk milletine hizmetetmesini, siyasî yasaklarla, önlemek idi. Alparslan Türkeş, “Ben siyasî yaşamıma devam edeceğim.Buna kimse engel olamayacak. Çünkü hukuk devletinde hukuka aykırı işlemler yapıldı” diyerekhaklı mücadelesini sürdürmüş ve tarih sözünü gerçekleştirdiğine şahitlik etmiştir. Ceza evlerininolumsuz şartlarına birkaç kez  yorgun bedenî teslim olmuş ve kalbi zayıf düşmüş olmasına rağmenTürkeş mücadeleden yılmamış, hürriyetine kavuştuğu gün sıfırdan siyasî mücadelesine devam etmiştir.12 Eylül yönetimi, partileri kapattıktan sonra, emekli deniz kuvvetleri komutanı Bülent Ulusu’yu hükûmetkurmakla görevlendirmiş, 1982 yılında hazırlanan yeni Anayasa, o dönemin şartları içerisinde halkıntasvibini alarak yürürlüğe girmiş ve Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı bu referandum ile resmîleşmişti.Bu Anayasa ile eski parti yöneticileri siyasî yasaklı kavramına alınmış ve neticede “icazetli” partilerinkatılacağı 1983 seçimlerine gelinmiştir. Konsey’in desteklediği Turgut Sunalp’ın MDP’si ve NecdetCalp’in HP’si ile 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal’ın başındaki ANAP bu seçimlere girmiş, halk,12 Eylül’e bir nevî tepki duygusuyla, ANAP’ı %45′lik bir oranla tek başına iktidar yapmıştır. Seçimlerekendi partileriyle katılamayan milliyetçi-muhafazakâr kesimler, tepkilerini ANAP’ı destekleyerekgöstermişlerdir. 1987 yılında yapılan referandum ile “siyasî yasaklar”ın kaldırılması üzerine, ihtilâlcilerinartık siyaset sahnesine dönmeyeceğini sandığı Alparslan Türkeş, sıfırdan başlayarak kollarını sıvıyordu.O yıllarda henüz çok zayıf olan Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) başına geçen Alparslan Türkeş, hertürlü zorluğa, yokluğa, imkânsızlığa, engellemeye hatta ihanete aldırmaksızın yolunda ilerleyecektir.Tarih onu bir kez daha haklı çıkarmış oluyordu.  
    Comment
  • TÜRK MİLLETİNİN KANINA DOKUNUYOR ERGENEKON ERGENEKON

    Friday, 9th October 2009 15:39pm

    Comment
  • AMA ASLA DALKAVUK DEĞİLİM!!!! ERGENEKON ERGENEKON

    Tuesday, 11th August 2009 20:09pm
    Kürt'ler ile Türk'ler tarih boyunca daima aynı safta yer almışlardır. Kürt açılımını yapan insanlar bilmez mi? Bu insaNlar tarihten bu yana kardeştir ve birbirlerine aile bağıyla kenetlidirler.

    Kürtler üzerinden siyaset yapanlar ise Kürt kardeşlerimiz üzerinden rant elde etmek istemektedir fakat şunu da iyi bilsinler ki tarihte nasıl cephelerde Kürt ve Türk'ler ülkeyi bozmaya bölmeye çalışan Yahudi ve Ermeni'leri dizgine getirdiyse, kendi üzerinden siyaset yapmaya çalışan dalkavukları elbet bir çöp konteynırına koymayıda bilirler.

    Ülkede bu kadar ekonomik sıkıntı ve Amerikan'cı oyunlar oynanırken, Kürt kardeşlerimiz üzerinden yalnızca aciz insanlar siyaset yapabilir. Ve bu aciz siyasetçiler önce kendi özgeçmişlerine baksınlar. Kürtler; Azeri, Kırgız, Özbek gibidirler onlar Kürt'tür fakat kardeşlerimiz üzerinden siyaset yapanlar Kürt mü dür? Allah C.C. ' u bilir.

    Dağdaki çakallarla şehirdeki Kürt kardeşlerimizi aynı safta göstererek, Dünya' ya Kürt kardeşlerimizi lekelemek istemektedirler fakat bizdeki iman ruhu olduğu sürece Kürt ile Türk kardeşliğini bozamazlar. Alın size Laz, Çerkez, Kürt... Bir arada 18 Mart 1915 'te Çanakkale'de beraber saf tutarken şuan ki dalkavuk siyasetçiler neredeydi? Önce özgeçmişinizi bilin....

    Bir Türk ne kadar Türk'se ben o kadar Türk'üm
    Bir Kürt ne kadar Kürt'se ben o kadar Kürt'üm
    Alparslan TÜRKEŞ....

    AMA ASLA DALKAVUK DEĞİLİM!!!!
    ŞANLIURFA ÜLKÜ OCAĞI
    Sosyal Faliyetler Masası  BAŞKANI
    BAKIR BOSTANCI


    Comment
  • MHP Kürt Açılımı Yapar mı? ERGENEKON ERGENEKON

    Friday, 7th August 2009 20:57pm
    Açıkçası Bahçeli’den hiç beklemediğim sözler duyuyordum.Teşkilatın genç kadrolarından ve ulusalcı zihniyetin hakim olduğu kişilerin dışında farklı şeyler söylüyordu.Bahçeli; Sert bir ses tonuyla oradaki gençlere şu sözleri söylemişti;‘’Artık kavga istemiyorum.Ülkücü gençlik okuyacak, devletin önemli konumlarına gelip milletine hizmet edecek.Aranızdaki başıbozukları, şuursuzları ocaklardan uzaklaştırın.Hatta şöyle bir ifadesi daha olmuştu; Kavga ederken kameraları görüp bozkurt işareti yapan işgüzarları aranızdan kesinlikle uzaklaştırın.’’demişti.O gün Ankara genel merkezinden çıktığımda, acaba Devlet Bahçeli gerçekten bundan sonra ılımlı, yapıcı bir politikamı seyredecek, yoksa bu sözler sadece bugün için mi geçerliydi, diye düşünüyor ve merak ediyordum.Ve Bahçeli, odasında söylemiş olduğu sözleri yemeyip, gerçekten 2006’dan 2009’a kadar aynı politikayı izledi.Gerçi kendisine yakın olan bazı ulusalcı bürokratlar, Bahçeli’nin yanlış bir politika izlemesine zemin hazırlamaya çalışsalar da başarılı olamadılar.İlk önce negatif olan bazı ülkü ocaklarını tasfiye etti.Teşkilatın üst kadrolarında bulunan bazı Ergenekon yandaşlarını partisinden uzaklaştırdı.-Aralarında yine Ergenekon yandaşı olan bazı kişiler mevcut, umarız Başkan bu kişileri de görerek tasfiye eder.-Ümit Özdağ ve ekibinden kurtularak ikinci bir 12 Eylül’ün önüne geçtiğini söylememizde mümkün.Cumhurbaşkanlığı seçiminde meclise girmesi ve yapıcı politika izlemesi, AKP’nin bazı icraatlarında, devletin faydası için onların yanında yer alması, kavgacı olmaması…MHP’nin en önemli artılarıydı.Ancak Bahçeli’nin bu seçimden sonra üzerine düşen çok daha büyük bir görev var.O görevde Güneydoğu’da AK Partinin omuzlarına yıkılan Kürt sorununa el atması.Şuan ki yapıcı duruşu ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesine zemin oluşturduğu için, teşkilatın belli bir kısmı tarafından sevilmeyen Bahçeli’nin güneydoğu açılımı yapmasına da muhakkak engel olacaklardır ama bir şekilde büyüyen bu yara el atması gerekiyor.CHP’nin giderek düştüğü doğuda, bundan sonra yükselmesi zordur.MHP, diğer uçtaki DTP gibi sorunu çözecek iki önemli unsur.Eğer milliyetçi oyları kaybedeceğim düşüncesiyle Kürt sorununa al atmaz ve bu sorun sadece AKP’nin omuzlarına yüklenirse, bu problemin altında bütün partiler kalacaktır.Güneydoğu’da eğer DTP bölgesel Kürt partisi konumuna gelirse ve giderek oylarını yükseltir, MHP ve CHP’de güneydoğudan oy almazsa, bu sorunu ne AKP nede TSK düzeltebilecektir.Siz 20 milyon Kürt kardeşimizin peşinden gittiği bir partinin karşısına, ancak Türklerin temsilcisi olarak çıkarsınız ki, o zamanda iş işten geçmiş olur. Şuan için 5 milyon civarı desteği olan DTP’nin gücünü kırmak, siyasi olarak ancak MHP ve AKP olarak sağlanabilir.Bu açıdan sorunu birinci elden çözecek ikinci büyük siyasi irade de Milliyetçi Hareket Partisidir.Yapılması gereken Doğu ve Güneydoğuya dini söylemlerle girmek değil, dindarlıkla oralara çözüm götürmek.Güneydoğu sorununu din dışında başka bir düşünce ile ne devlet nede halk çözebilir.Ne Kemalizmi dayatarak çözebilirsiniz ne Darwini nede burjuvazi-entelektüel söylemlerle halkı kandırabilirsiniz.O bölgede iki yıl yaşayan biri olarak rahatça söyleyebilirim ki; oradaki sorun bir insan problemidir.Ahmet Türk, Emine Ayna ile beraber diğer DTP’li yetkililerde eğer İslami terbiye ile yetişmiş olsalardı ne yıkıcılık yaparlardı, ne de ırkçılık.Eğer onların kafalarına Lenin, Zerdüştlük ve burjuvazi batılının fikri söylemleri oturtulmamış olsaydı, şuanda tek bir fikir altında oturup sorunlarımızı konuşuyor olurduk. Ne yazık ki, ne devletin belli bir döneme kadar olan yöneticileri, nede PKK’nın üst birimleri bugüne kadar dinden haberdar oldular.Beynamaz gibi dinden uzak ve seküler bir yaşam tarzının tam göbeğinde bir hayat yaşarak ne halkın sorunlarına inebildiler, ne ufuklarını açarak dünyevi unsurlarla sorunu çözebildiler, yani hiçbir şey yapamadılar.Bu zaviyeden probleme yaklaşılır ve Milliyetçi Hareket sürdürmüş olduğu yapıcı politikayı, güneydoğuya da götürürse, hem iç barışı sağlama adına önemli bir adım atmış olur, hem de halkın büyük bir kısmı tarafından memnuniyetle karşılanır.Ayrıca Türkiye’nin gelecekte yaşayacağı önemli bir kaosun önüne de sed çekmiş olur.-MHP’nin güneydoğuda nasıl adımlar atabileceği konusunu da diğer yazıya bırakıyorum.-
    Comment
  • KALKINMADA SİVİL-KATILIMCI MODEL

    Friday, 7th August 2009 12:19pm
    KALKINMADA SİVİL-KATILIMCI MODEL                                                                                                      ALPEREN GÜRBÜZER      Sivil-Katılımcı kalkınma modellerinin hayatta uygulanabilmesi için, ülkemizin ekonomik, sosyolojik, kültürel, insan potansiyeli ve jeopolitik gerçeklerinin iyi etüt edilmesi lazım. Bunun için sivil-katılımcı projeleri devreye girerek araştırma merkezleri ve kalkınma büroları kurmalı. Kalkınma projelerinin genel bir taramadan geçirildikten sonra, taslak halini kamuoyu nezdinde tartışmaya açarak, tabandan tavana ekonomik katılımı gerçekleştirme yoluna gidilebilir. Böylece Üniversitelerin ürettikleri projelerin hükümet desteği ve işbirliği sonucu büyük halk kitleler ile diyaloga gidilip ve ardından da topyekûn kalkınma seferberliği başlamış olacaktır.      Nasıl ki terörist başı APO’nun yakalanması ile ülke genelinde sevince yol açtıysa, aynen öyle de şimdi ikinci hedefimiz ise üretim seferberliği başlatarak ekonomik refah neşesini tüm yurt sathına yaymak, başka bir sevinç kaynağımız olacaktır elbet.     Topyekûn kalkınmanın birinci adımı proje safhası olup, ikinci adımı da stratejidir. Stratejiyi ortaya koyarken ilk önce hareket noktası insan olmalı, insanı meta gören veya hiçe sayan modellerin insanlığı bunalıma düşürdükleri bir vaka. O halde, insanı sivil-katılımcı modelin esası ve temeli olarak kabul etmeli.        İnsanımızın bütün yönüyle ele alıp gerek beslenme, gerek barındırma, gerekse psikolojik dünyasının moral değerlerle donatılmasını sağlayacak tedbirler alınmalı. Bundan dolayıdır ki;  “İnsana saygı her şeyin başında gelir” ilkesini taç edinmeliyiz. Hatta kültür politikamızın temelini bu esaslara dayandırmalı ki,  sivil-katılımcı model uygulanabilir alan bulabilsin. Ahlaki değerler, örf ve adetler, yaşama biçimleri ve manevi canlılık gibi öğeler katılımcı modelimizin kaynaklarını oluşturur çünkü. Adına topyekûn kalkınma da dediğimiz üretim seferberliğinin temelinde maneviyat olduğunun bilinciyle mevcut potansiyel kaynaklarımızı aktif hale getirme bugün değilse ne zaman? Tepeden dayatmacı yöntemlerle gururu kırılan insanımıza umut ışığı olarak ne komünizm, ne kapitalizm, ne faşizm ne de diğerleri bu soruya cevap verebildi. Öyle anlaşılıyor ki çare sivil-katılımcı modelde. Zira tamamen kendi öz kaynaklarımızın harekete geçirilmesine dayalı bir sistemin adıdır: Sivil-katılımcı model.       Akademik kuruluşları bu yönde seferber ederek katılımcılığı desteklemek gerekiyor. Sivil-katılımcı modelin temel ruhunu sistematik bir tarzda yürürlüğe geçirildiğinde, tarihi kimliğimizle ve İslam’la yüzleşmemiz kolay olacaktır. Daha şimdiden, bu modele seviye kazandıracak bilge şahsiyetlerden istifade ederek sisteme akademik anlam yüklenebilir pekâlâ.        Sivil-katılımcı modelin değerlendirilmesi hususu ön şartımız olmalı. Tarihi gelişim süreci incelendiğinde geldiğimiz nokta itibariyle hiç de içi açıcı durumumuz söz konusu değil. Onun için yeni bir soluk, yeni bir nefese ihtiyacımız var. Tanzimat’tan beri batılılaşma tutkumuz kökü dışarıda model arama hastalığına dönüşmüş, bu durum insanımızın katılımcılık ruhunu yaralamıştır. Ya kahvehanelerde, ya da meyhanelerde gününü israf eden topluluklar haline geldik. Öyle ki; “Türk, öğün, çalış ve güven sloganı” belleklerimizde sadece söz olarak kaldı, bu güzel söz bir türlü uygulama şansı bulamadı. Oysaki topyekûn kalkınmanın sırrı, dil, etnik yapı, şehirleşme ve yerleşim biçimi gibi unsurları çoğulculuk anlayışıyla yönetip, toplumu kalkınma yönünde seferber etmekten geçer. O halde Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi vs. hepimizin bir olduğunu cümle âleme ispatlamalıyız.      Ülkemizi stratejik bölgelere ayırarak, tüm bölgeleri ortak havuzda buluşturacak modeli uygulayabiliriz. Mahallilikten de milliğe, millilikten de daha büyük entegrasyona doğru kademe kademe yol alabiliriz. Kitle iletişim ağıyla toplumun bilinçlendirilmesi yönüne gidilerek hızlı bir şekilde entegrasyon sağlanabilir. Topyekûn kalkınma planlarını hazırlarken, gelir grupları arasındaki ekonomik dengenin yanı sıra bölgeler arası dengeyi de göz önünde bulundurmalı. Bölgeler arası dengede koruyucu tedbirlere öncelik verilmeli. Koruyucu tedbirlerden gaye: Sosyo-kültürel problemlerin çözüme kavuşturulması ve iktisadi gelişme merkezlerinin kurulmasıdır. Geri kalmış bölgelerde ekonomik katılımın sağlanması için bu tip bölgelerde özel girişimciliğin teşvik edici olarak vergi indirimi ve kredi verilmesi gibi kolaylaştırıcı paketler hazırlamalıyız. Yatırımların batıdan doğuya kaydırılması açısından bu tür teşvik tedbirlerine ihtiyaç var. Böylece bölgeler arası uçurumun kapatılarak iktisadi ve sosyal gelişmenin bu noktalara kaydırılması gerçekleşecektir.       Sivil-katılımcı modelin verimli olabilmesi için bu modeli halka yayacak sosyal ajanların (gönüllü katılımcıların) yetiştirilmesi şart. Sosyal ajanlar bir nevi gönüllü fedailer olup, bunların belli başlı görevleri; teknolojik gelişmeleri topluma kazandırılması ve bilgilendirilmesidir. Bu arada toplum uzmanlarının halk ile diyalog kurabilme yeteneklerini geliştirmelerinin yanı sıra halk gibi davranmak ve toplumun manevi değerlerini tanımaları da gerekir.         Ekonomik katılımın birinci ana vasfı maneviyattır. Kalkınmanın getireceği dejenerasyona karşı kültürel tedbirlerin uygulamaya konulmasıyla birlikte her şeyden önce kültürümüzün yozlaşmasının önüne geçilebilecektir. Geri kalmış bölgelerin kalkınma yönünde teşvik verirken, bu arada Avrupa normlarına uyumlu değişmeler yapmamız gerekiyor. Her yeniliğin topluma lanse edilmesinde, sosyal uzmanlarının köprü rolü çok mühim yer teşkil eder. Hele hele yıllarca ihmal edilmiş Güneydoğudaki insanlarımızın ufkunu açacak gönüllü katılımcıların görevlendirilmesi sayesinde ülkemize yeni bir ufuk açacağı muhakkak.         Türkiye’nin kalkınmasında ileri teknolojik seviyeye ulaşmak için çaba göstermek yetmez, bu işe halkın büyük katılımını teşvik edecek mekanizmaları da devreye sokmak lazım. Nitekim ülkemizin temel sektörü tarım olduğu için, tarım politikalarımızı teknolojik gelişmelere uygunluk haline getirecek projeleri hayata geçirmekte yarar var. Aynı zamanda tarım çiftçisine teknolojik yönde destekte vermeliyiz.          Köyler yapı itibariyle geleneksel ve dayanışmacıdır. Bundan dolayı köylümüz bir yandan geleneğini korurken, diğer yandan da tarım kalkınmasına sinerjik etki yapan teknoloji ile köylümüzü buluşturmalı. Hakeza şehirleşmeyle birlikte köylerin göçüne durdurmak için azami gayretin gösterilmesine dikkat etmek gerekiyor. Göçün başlaması demek, köylerin boşalması anlamına gelir ki, bu bir felakettir.  Köylülük yapımızın dağılmaması için geçmişte de sıkça bahsedilen tarım kentlerine benzer tarım merkezleri oluşturmalıyız. Şehirlerde nükseden gecekondu meselesi, aslında köylülük ruhunun şehrin varoşlarında mevcut olan gecekondu kolonileşmesi halinde yansımaktadır. Şehrin merkezinde köydeki hayat tarzına benzer yapıyı bulamayacaklarını hisseden kitleler, maalesef çarpık kentleşmeyi doğurmaktadır. O halde yapılacak ilk iş,  köylerimizin boşalmasını önleyecek köy merkezlerini çağın gerçeklerine uygun bir tarzda kurmak ve geliştirmektir. Bir yandan GAP gibi projelerini uygulamaya koyarken, diğer yandan da köylerin dağılmasını önleyecek “köy merkezleri”nin hayata geçirmek şart gibi gözüküyor. Bu durum gerçekleşirse insanların şehre akın etmesine gerek kalmayacak ve aradığı okulu, sağlık kuruluşunu, atölyeyi, hatta tarımı destekleyecek küçük işletme ölçeğinde sanayiyi köy merkezlerinde bulabileceklerdir. Bu imkanlara kavuşan köy halkı,  böylece şehrin dejenere etkisinden de korunmuş olacaktır.           Demek oluyor ki;  topyekûn kalkınma sürecini bir an evvel başlatmamız lazımmış.. Bu süreçte bütün toplum kademelerini harekete geçirecek kültürel yapı taşları ile birlikte bölge akademik kuruluşlarına da çok büyük görevler düşmektedir. GAP’ı devreye koyan zihniyet, pekâlâ ÇAP’ı da (Çoruh Anadolu Projesinin) gerçekleştirebilir, hatta Büyük Anadolu Projesini de. Yeni açılan Üniversitelerin GAP’ın çevresinde bir yay çizmesi, Güneydoğu bölgesinin kültürel zenginliklerini koruması açısından fırsat olabilir. Akademik gelişmelerin katkısıyla da bölge insanının zihni aydınlanmasını da sağlayacaktır. Kültürel bütünlük ile aydınlanmanın el ele verdiği bir ülkede topyekûn kalkınma seferberliği başlatmak çok kolay olsa gerektir. Yeter ki, halka tepeden bakılmasın, ona değer verilerek herkesin çorbada tuzunun olması sağlansın. Bütün bölgelerde üniversitelerin yaygınlaşması bölgeler arası dengeyi sağlayacağı gibi, topyekûn aydınlanmayı da beraberinde getirecektir.          Üniversitelerin, öncelikle kalkınma ve milli bütünleşme gibi bir derdi ve davası olmalı. İdeoloji alanlarına kaymış Üniversiteler değil, ilme ve tekniğe yönelmiş, sivil-katılımcılığı ilke edinmiş üniversitelere ihtiyaç var. İlim ve irfan merkezleri olan üniversitelerin ortaya koyacağı projelerle ancak kalkınma gerçekleşebilir. Bediüzzaman’ın Van’da bir üniversite kurulması yönündeki istek ve çabaları hep o güzel duygulardan kaynaklanır. Bediüzzaman ilim ve irfan merkezlerinin ehemmiyetini bildiği için hep etrafına metot olarak; ilmi göstermiştir. O halde Üniversitelerle işbirliği cihetine gidilerek topyekûn hamle başlatılabilir.          Velhasıl, Topyekûn hamle (katılım),  topyekûn kalkınmayı beraberinde getirecektir.          Vesselam.
    Comment
  • KATILIMCILIK RUHU VE KATILIMCI DEMOKRASİ

    Thursday, 6th August 2009 13:25pm
             KATILIMCILIK RUHU VE KATILIMCI DEMOKRASİ                                                     ALPEREN GÜRBÜZER       Kollektif çalışma ruhu, sivil katılımcılığın öğesidir. Ferdiyetçilikten ekip anlayışına geçmek insanı kavileştireceği gibi kollektif dayanıklılık da sağlayacaktır. Çünkü beraber iş yapma duygusu katılımcı demokrasinin özüdür.            Mesela birkaç girişimci bir araya gelerek şirketleşebilirler. Şirketler de kendi aralarında entegrasyona giderek daha büyük finans kurumları oluşturabilirler. Baksanıza karıncalar bile sosyal iş bölümünün tipik örneklerini sergiliyorlarken, neden insanoğlu da karınca misali katılımcılık faaliyetleri gerçekleştirmesin ki.            Katılımcılığın önünde engeller varsa öncelikle onları ayıklamalı, ya da ortadan kaldırmalı ki, bireysel beceriler ortaya çıkabilsin. Bireylerin kendi bireysel kabiliyetlerini veya bilgi becerilerini sergilemeleri ile bir anlamda katılımcılığa giden yolda önemli adım atılmış olacaktır. Demek ki insanların liyakatleri ölçüsünde kendilerini ispatlama duygusunu harekete geçirmek toplumu keşfetmekmiş meğer. Her keşif aynı zamanda yeni bir açılım demektir zaten.            Türk insanı şimdiye kadar hep merkezden yönetilmeye alıştırılmış olduğundan idari yapımız merkezi eksene göre şekillenmiş, öyle ki tabandan gelen özel girişimcilik hamleleri engellenerek sivilleşme yolunda istenilen seviyelere gelinememiştir. Bütün bunlara rağmen insanımız zihniyet olarak merkezde yer alan idarecilerimizin anlayışından çok ileri noktalardadır. Sivil söylemlerin Türkiye gündeminde sıkça konuşulmaya ve tartışılmaya başlanılmasıyla birlikte Türk insanının ufku açılmıştır. Açılmakla kalmamış bu noktada toplum, siyasilerin önünde bile diyebiliriz. Aslında idari erkin toplumun gerisinde kalması hem üzücü hem de vahim bir durum. Bu vahamet hali problemleri daha da derinleştirmektedir. Yöneticiler, problemleri Ankara’dan halledeceklerini zannediyorlarsa, bu büyük bir gaftır.  Bu tutumlarında ısrarcı oldukları takdirde Merkez-kenar çelişkisi dediğimiz mesele daha da kronik vaka haline gelecektir. Yine de dünyadaki değişmeler ve toplumun geldiği nokta, ergeç merkezi anlayışları yıkacaktır elbet, bu konuda ümit varız. O halde merkezi siyaset dibe vurmamak istiyorsa toplumun katılımcılık duygusuyla uzlaşması mecburidir.             Toplumun gidişatına aksi uygulamalarda ısrarcılık ülkemizi yıkılmaya mahkûmiyet demektir. Yapılacak tek şey sivil katılımcılığın önünü açmak adına kollektif bir ruh ve katılımcılığın her alanda yaygınlaştırılması cihetine gidilmesidir. Böyle yapılması lazım ki fertlerin birbirlerine karşı güven beslemeleri gerçekleşebilsin.     Durumumuzu yeniden gözden geçirmek şart gibi, üstelik toplum eski toplum değil artık. Zira insanları koyun misali gütmek artık gerilerde kaldı. Bu toplum kendisini yönetimde ağırlığını hissettirmek istiyor. Tabir caizse, adam yerine konmak iştiyakında. Dolayısıyla toplumun denetlediği veya yönetimde katılımının sağlandığı model, yarınlarımızın güvencesi olacaktır. Doğum sancısı yaşamamak için biran evvel katılımcı demokrasiyi inşa etmeli, ufukta başka çıkış yolu da görünmüyor zaten. Madem dünyada yeni bir anlayış hâkim, o halde farklılıkları kabul edip bütünleşmek en çıkar yolumuz olsa gerektir. Dünyanın geldiği bu anlayıştan niye uzak kalalım ki?              Merkez-kenar çelişkisine son vermenin zamanı geldi, hatta geçti bile. Globalleşen dünyada, daha da iyi bir konuma gelebilmek için fertlerin kollektif girişimcilik anlayışlarına saygıyla bakmanın yanı sıra, onların bu duygu seline destekte vermeli. Artık Türkiye'miz dernekleriyle, vakıflarıyla ve sivil toplum kuruluşlarıyla katılımcılık hamlesi yolundadır. Nitekim bu kuruluşlar, gelecekte Türk siyasetini belirlemede aktif unsurlarda. Bu gerçeklerden hareketle hiçbir siyasi parti, sivil toplum kuruluşlarını göz ardı ederekten kendine yol çizemez. Çünkü kitleler isteklerini fert fert dile getirmiyor, kendi aralarında organize topluluklar oluşturarak taleplerini deklare etmektedirler. Onun için siyasilerimiz, sivil toplum örgütlerinin sesine kulak vermek zorundadırlar. Katılımcılığın gücü, merkezi derinden etkilediği gibi, siyasi alanlarda da organize hale gelmiş topluluklar bile olabiliyorlar. Allah Resulü’nün veda hutbesinde, kitlelerle doğrudan doğruya muhatap olduğu çağa benzer bir deneyiminin eşiğindeyiz sanki. Toplumun her kesimiyle perde arkasında ünsiyet kurma devirleri tarihin harabelerine gömüldü, tekrar onu diriltmenin ne anlamı var ki. Zira çağımızda toplumla yüz yüze, birlikte, el ele ve gönül gönüle bağ kurmayı başaran siyasilerin geleceği daha parlak gibi gözüküyor. Yeni anlayışlar, yeni gelişmeler bize bu ümidi veriyor. Bize öyle geliyor ki büyük medeniyet mucizemizin zuhuru katılımcı ruh ve katılımcı demokrasiye geçişle gerçekleşecek gibi.            Topluma rağmen, hep kendi şarkısını söyleyen, kendi çizgisinde ısrar eden ve tepeden dayatmacı bir yol öngören siyasilerin gelecekte ayakta kalması mümkün gözükmüyor. Çünkü sivil katılımcılığın ayak seslerini iyiden iyiye duymaya başlıyoruz yeniden. Hatta kitlelerle beraber hareket edilen çağa doğru ilerlediğimizin farkınavarıyoruz. İnsanlar artık kendilerine oy deposu olmaktan ziyade yönetimde bizatihi denetleyici olarak görülmesini istiyor. İcraatların hesabını tek tek siyasetçiden kendilerine açıklamasını bekliyor ve onlardan hizmet talep ediyorlar. Türkiye'nin şu anda en büyük sıkıntısı, Taha Akyol'un da belirttiği gibi, yönetilemeyen demokrasi anlayışıdır.        Katılımcı anlayış yurdun dört bir yanına yayıldıkça, toplum kendini sadece kenarda bekleyen aktör addetmeyecek, bilakis merkezi sorgulayacak konuma gelecektir. Gerek sanayi kesimi, gerek işçi kesimi, gerekse diğer sivil toplum kuruluşları sivil katılımcılığın öneminin farkındalar, ama siyasilerimiz henüz bu konuda istenilen seviyeye geldiği söylenemez. Zira seçim meydanlarında arka arkaya sıralanan hayali vaatler inandırıcılığını kaybetmiş, yerini sorgulama ve denetleme almaya başlamıştır. Geçmiş iktidarlar, seçim zamanlarında bir takım ürünlere enflasyonun üzerinde fiyat vererek geçici de olsa zafer elde etmek peşinde idiler. Tabii Çiftçimiz de, diğer toplum unsurlarına nispeten anlayışı gelişmediğinden eski köhne siyasetçilere hemen çabucak kanabiliyorlardı. Bilindiği gibi 2002 yılı öncesi meselelerin kaynağında enflasyon denilen canavarın olduğunu ve enflasyonu aşağılara çekilerek toplumun rahat nefes alacağı aşikârken, o yıllarda Türk köylümüzün geçici vaatlere kulak vermesi talihsizlikti. Oysa çiftçimiz, katılımcılığın gereği olarak devletten alt yapı istemeliydi, enflasyonu düşürmesini talep edip ürünü pazara götürebilecek yol yapılmasını sağlamalıydı ki, siyasiler hizaya çekilebilsin. Neyse ki Türk köylüsü daha yeni yeni sorgulama ve denetleme çizgisine gelebildi nihayet. Bu durum ülkemizde katılımcılığın boyutlarının büyüyeceğine işarettir. İleriki günlerde taban fiyatının ve her yıl devletçe açıklanan zammın çözüm olmadığını anladığında, siyasilerin hesapları altüst olacaktır elbet. Demek ki; Sanayici sanayiciyle, işçi işçiyle, köylü köylüyle katılımcılık örnekleri sergileyerek Türkiye'yi daha parlak aydınlık günlere taşımak mümkünmüş pekâlâ. Bu olumlu hava devam ettiği sürece ekonomi’nin yükünü çeken sanayici, işçi ve çiftçi gelirlerinde artma hissedecekler, hatta çiftçi kendisi için gerekli teknolojinin tarlaya taşındığına şahit olacaktır. Geçmişte KİT’lerin bütçenin büyük bölümünü yuttuğunu göz önünde bulundurursak sivil katılımcılığın ne demek olduğunu anlamış olacağız. O halde sivil katılımcılığın önünü ne kadar açarsak o kadar kalkınacağız demektir. Dolayısıyla bütçeye ayrılan aslan payının büyük bölümünü sivil girişimlerde kullanmak en akılcı yol olsa gerektir.                      Bunalımdan çıkış yolunun bir başka sacayağı da, bazı muhalif siyasetçilerin toplumun önüne geçme çabalarıdır. Eğer yıllarca ana muhalefete mahkûm kalmış sol parti ülkenin mevcut ufkundan ileri seviyelerde olsaydı, Türkiye şuan geldiği noktadan daha da ileri seviyelerde olabilirdi. Ana Muhalefet ve öteki statükoyu savunan siyasilerimiz hâlâ Türkiye'yi tanımadıklarından dolayı, gelişmemiz gecikmektedir. Oysa Türkiye'yi idare etme adına ortaya çıkanlar halkın katılımcılık anlayışının önünde engel olma yerine, katılımcı demokrasi adına katkıda bulunmaları yerinde bir hizmet olacaktır. Sivil gelişmelerin rolünü inkâr etme yerine onları teşvik ve destek vermeleri en akıllıca hareket olacaktır. Maalesef siyaset önde gidemeyince, sosyal vakıa gereği hür teşebbüsün ayak seslerini duymaya başladık. Devleti idare edenler önceleri bu sesi duymazdan gelseler de, dünyadaki gelişmelere paralel olarak ister istemez hür teşebbüsün önemi ortaya çıkınca sivil toplumu muhatap almak zorunda kalmışlardır.             Sanayicilerin her geçen gün çoğalmasıyla birlikte sanayileşme yolunda hayli mesafe alacağımızdan emin olabiliriz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken konu, devletten geçinen sanayici değil, üretici sanayicilerin ortaya çıkmasını sağlamak olmalı. Devletten geçinen birtakım sanayicilerin tekelleşme arzuları çoğaldıkça, toplumu sömüren birer kliklerle karşı karşıya kalabiliriz. Bunu önlemenin yolu üretici sanayicilerin türemesine zemin hazırlamaktır. Böylece her üretici sanayici, ürettikleri ürünlerde gerek kalite bakımdan, gerek güven yönünden gerekse dünya pazarlarıyla rekabet edecek ölçülerde kendilerini ispatlamaları durumunda, onları başarılı girişimci kategorisine dâhil edecektir. Kalitesizlik, güvensizlik ve ucuz yoldan kazanma iştiyakı, kötü sanayicilikten sayılır. Güvenin olmadığı yerde yatırımda olamaz. O halde evvela güveni sağlamak gerekiyor. Ülkemizde gerekli güven sağlandığında coğrafyamızda yeni yeni sanayicilerimizin doğma süreci hız kazanacaktır. Dolayısıyla güçlü bir sosyal iktidar ile katılımcı ruhun el ele vermesi yarınlarımızın teminatı olacaktır.        Özlemini çektiğimiz bu düzende devlet rant dağıtmaktan, sanayici de rant peşinde koşmaktan vazgeçerek katılımcılık yolunu tercih edecektir. Özelleştirme katılımcılığı benimsemekle olur çünkü.        Türkiye yola koyulduğu katılımcılık koşusunu başarıyla sürdürmesi, hem idari mekanizmanın hem de ana muhalefetin de bu koşuya iştirak etmesiyle mümkün. Osmanlının kuruluş, Fetih yılları, Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet derken yeni bir çağın eşiğine geldik nihayet. Hızla akan bu değişim evrelerine yeni bir ruh, yeni bir değişim halkası eklemek istiyorsak, bunun yolu halkın sesine kulak verip halkın idarecileri denetlediği ve yönetimde ağırlığını hissettireceği modeli hayata geçirmekten geçer.       Velhasıl doğum sanıcısı yaşamamak için katılımcı demokrasiyi inşa etmeli. O halde ne duruyoruz, hep beraber yediden yetmişe yeniden ufuklara doğru kanatlanıp parlak geleceğimizi kuralım.       Vesselam.  
    Comment
  • KAVGAMIZ KALEM OLUNCA

    Wednesday, 5th August 2009 10:07am
                                         KAVGAMIZ KALEM OLUNCA                                                      ALPEREN GÜRBÜZER           Sanki hayatın kanunu kavga üzerine kurulu.  Kabil’in Habil’i katletmesiyle başlayan kavga kıyamete kadar hiç tükenmeyecek gibi.  Çünkü Kabil nizamsızlığın kutbudur, Habil ise nizamın. Nizam ve kalem anarşinin tersidir. Onun için nizamla oynanmaz. Oynanırsa devlet ile toplum arasında anarşi meydana geleceği muhakkak.  O halde bizim kavgamız kalem ve kuvvetimiz nizamı âlem olmalı.          Calvin; ‘Tek meşru din uğruna yapılan savaştır’ diyor ve ekliyor; ‘Karşılık beklemeyeceksin, yaptıklarına üzülmeyecek sevinmeyeceksin, vazife en büyük ibadet’   İslamiyet din uğrunda verilen mücadeleye cihad adını verir. Cihat’tan maksat sırf kılıç anlamı çıkarmamalı, ilimde cihattır. Hele hele nefisle mücadele en büyük kavga olarak (cihad) olarak nitelenir. Bütün değişiklikleri yapan kılıç değil, bilakis ilim, tefekkür ve kafadır. Kalem olmayınca medeniyette olmuyor zaten.         Yeni kavgalar barışçı olamadılar. İdeolojiler insanlığa huzur yerine kan ve revan getirdi hep.  Onların kavgasının yemişi iskelettir. Bizim gıdamız ise nizamı âlemdir. Avrupalıların hak dediği kuvvettir, kuvveti ise zulüm ve vahşettir. Şiddet, öç, nefret ve kin yıkar ama, asla bir medeniyet inşa edemez. Biz yıkmak için değil yapmak için varız. Kalemle sevgiyle fethedilemeyecek hiçbir kale yoktur çünkü. Tüm mesele kalemimizi ve sevgi ruhumuzu kaybetmiş olmamızdır. Yeniden kaleme ve sevgiye kavuştuğumuzda; çoğu zifiri karanlık gecelerin pembe şafaklarla doğacağı günler yakın olacak elbet, bu konuda ümit varız.  Kavgamız kalem olunca dirilişimiz de anbean vücut bulacak demektir. Yeter ki niyet halis akıbet hayır ola.         Demek ki; kalemle verilen kavgalar toplumca kabul görür her daim. Kuru kavgalar hep geçicidir. Çünkü kuru kavgaların kazandığı başarıyı bir başka kavga bertaraf edebiliyor. Fakat sözle, yazıyla verilen mücadeleler ebediyete taşınır. Yani geçici olmaz, kalıcıdır. Hele hele beyinle kol bir araya gelince aksiyon doğar ki, artık bu aksiyonun önünde hiçbir engel duramaz. Beyinle kolun bir araya gelmesi nadir vakalardan sayılır, hem de biranda gerçekleşmesi de zordur. Ah bir gerçekleşse toplumun sıhhate kavuşması an meselesi demektir ki, bu durum medeniyet demektir, aynı zamanda yeniden diriliş muştusudur bu. Aksiyon (beyinle kolun bir arada olması) bir güçtür. Bu güce sahip olamayan devlet kolay kolayda medeniyet olamıyor.          Tarihte görülen kan ırk kavgaları bir değer ifade etmediğini cümle âlem bilmekte. İnsanlara şahsiyet kazandıran ne madde, ne de kandır. Yine hakeza, kitlelere yücelik veren ne biyolojik yapı ne de paradır. O halde tek değer insanlaşmaktır. İnsanlaşmak biyolojik kavgaların esaretinden kurtulmak demektir.           İmam-ı Azam hem Emeviler hem de Abbasiler zamanındaki halifelerin kadılık teklifini reddetmiş. Sebebi ise onların zulümlerine alet olmak endişesiydi. Maalesef İmamı Azam, Halife Mansur zamanında hapishanede şehit edildi. Oysa O uğradığı zulme rağmen kavgasını isyana dönüştürmemişti. Üstelik Müslüman kanı dökülmesine de meydan vermemişti. Kavgasını kalemiyle ispatladı, nitekim en büyük hukuk âlimi özelliği ile çağımızı da ışıklandırmaya devam ediyor. Onun içtihatlarıyla Müslümanlar meselelerini çözmeye çalışıyor hala. Bugün Halife Mansur’un adı konuşulmuyor, ama konuşulan Ebu Hanife’dir. Onun kalem kavgası hem tarihe hem bugüne hem de yarınlara mal olacaktır. Zulüm işkence hiçbir devirde payidar olamadı, olamayacakta. Resulüllah(s.a.v); Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hak kelamı söylemektir. (Nevevi, Müslim Şerki-Kitab İmaret) diyor. İmamı Azam bu hadisi şerifin mana ve ruhunu bizatihi nefsinde yaşayan bu uğurda şehit olan fıkıh üstadımızdı.         İmam Hanbelî’de Halifeye itaat etmemiş, Halife Mu’tasım Billâh,  İmam Hanbelî’den Kur’an’ın mahlûk olduğuna dair inanmasına ve fetvaya zorlamış. Tabiî ki o büyük bir âlim kabul eder mi, kabul etmeyince olanlar oldu kendisiyle birlikte yedi yüz âlimde şehit edilmiştir. Hâsılı O da kavgasını isyan üzerine kurmadı, aksine kalemi ve etkileyici sözüyle itaat etmemekle bedel ödediler. Ehlisünnet âlimlerinde görülen ölçü; hak ve hakikat dışı olan her şeye itaat etmemektir. İsyankârlık onların hayatlarında görülmediği gibi kabulde görmez. Bütün işkencelere karşı sabırla katlanmak düsturu esastır. Bu arada unutmamamız gereken İtaat ile isyanın ayrı şeyler olduğu gerçeği, yani ikisini birbirine karıştırmamalı. İslam, sultana itaati emretmekle beraber, bu itaati mutlak da kılmamıştır.  Resulüllah (s.a.v); Allaha isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak maruftadır buyuruyor.         Fetava-i Hindiye kitabının yaprakların çevirdikçe Emri Bi’l Ma’ruf ve nehyanül Münkeri:“—Ümera el ile           —Ulema dil veya kalemi ile           —Avam-ı Nas kalbi ile yapar’’ tarzında yorumlanmaktadır.          Peygamberimiz(s.a.v)’in; ‘Bir yerde kötülük gördüğünüz zaman elinizle, elinizle gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz ki, bu imanın en zayıf derecesidir’ hadisi şerifleri sanıldığının aksine bu yetkinin uluorta herkese verilmediğinin gerçeğini Fetava-i Hindiye eseri sayesinde öğrenmiş oluyoruz böylece.           Kuvvet kanundadır. Kanunu tatbikte devletin görevidir. Kişiye adam öldürme yetkisi verilmemiştir, devletin sadece idam cezaların uygulamada yetkisi vardır. Fertlerin bu işe kalkışmaları anarşi doğurur. Bir âlimin görevini cahilin yapmaya kalkışması da fikri anarşiye yol açar çünkü.            Görüldüğü gibi İmamı Azam, İmam Hanbelî gibi nice âlimlerin kavgası isyan üzerine değil, sadece Allah isyan durumunda itaate etmemek kavgasıdır. Onlar İtaati Emri’bil Marufta bulmuşlar ve hayatlarında uygulamışlarda. İsteselerdi bir işaretle kitleleri isyana sürükleyebilirlerdi, ama o büyük zatlar buna tevessül etmedikleri gibi zulme uğrama pahasına da olsa kendilerine uygulanan tüm işkencelere karşı sabırla karşılık verdiler. Canları can kafesinde emanet bilip isyana girişmediler. İşte hakiki iman kavgası budur.              Bediüzzzaman’da bütün haksızlıklara karşı mahkemelerde hukuk kuralları çerçevesinde savunmasını yapmış, hiçbir talebesini isyana teşvik etmemiştir. Yirmi sekiz sene hapis hayatı yaşamış, sürgün ve çilelere muhatap kalmış, buna rağmen isyan etmemiştir. Bu yüzden kanuni yollardan kalemi ile mücadelesini veren Said Nursi’den insanlığın nice alacağı dersler olsa gerektir. Kocaman yüreğindeki ışıkla bizim ondan daha çok öğreneceklerimiz var. Sözün ve kalemin gücünü daha yeni fark ediyoruz onun sayesinde. Öyle ki, O inancını savurmuş doğurgan toprağa, rüzgârlar da bereketli toprağa eşlik ederek Risale-i Nur hakikatlerini ötelere taşımış. O kutbul aktab kabul ettiği Abdülkadir Geylani ve İmam-ı Rabbani Hz.lerinin ruhaniyetlerinden aldığı feyizle karanlığı ışığa çevirmeyi başaran zattır. Nice beşeri tabular ve putlar hep kalem ve sözle yıkılmıştır usul usul. Risale-i Nur billurları ile buluşan bir kısım insanlar ümit tazelemiş böylece. Demek ki üstadın yüreği yürekmiş, en büyük şansı da kendisinden önceki nice ehlisünnet âlimlerin himmet ve bereketlerinin üzerinde tesir yapmasıdır. Onu için kalemin esprisini iyi anlamamız gerekiyor.               İşte, kalemin gücünü gördükten sonra başımızı kuma gömüp, o kadarda karamsar olmaya da gerek yok,  zira ümitsizlik en büyük felaket. O halde Said Nursi Hz.leri gibi aydınlık fenerleri olduğu sürece ümit var olacağız.              Bediüzzaman, kendi çağında bütün kötülüklere karşı mücadele veren büyük bir deha örneği. Dünyada dikensiz gül bahçesinin olamayacağını hayatıyla ispatlayan ve kendi coğrafyamızdan fışkıran yeni nesle örnek bir remz. Hayatı boyunca hep deccallara (kalemsizlere) karşı çıkarak gözünü kırpmadan meydan okuyan bir volkandır.  O önce susmuş, ama sabrını zaman zaman zorlayanlar olmuş, bu durumda ister istemez bir volkan gibi patlayarak ihanetleri bala çevirmiş. Kalemiyle bütün kaleleri yıkmış ve bu yüzden adı tarihe geçmiştir. Kelimenin tam anlamıyla kalem (Risale-i Nur ), Said Nursi Hz.lerinin elinde çağımızı aydınlatan üniversiteye dönüşmüş.              O aynı zamanda ateş olmuş yüreği ile geleceğe yol göstermeye devam ediyor, edecekte. Çünkü O gönüllerde hala taptaze, geleceğe miras bıraktığı Risale-i nur ışığı sönmeyecek gibi. Risale-i Nur ışıksız kalan hayatın güneşidir bu yüzden.           Bediüzzaman’ın verdiği kavga ile diğerlerinin kavgası arasındaki fark da iman hakikatleri uğruna yapılan mücadeledir. O iman hakikatlerini diliyle, kalemiyle hayata geçirdi. Başkaları için ses veya tılsım olan kelimeler, Said Nursi’nin dilinde ve kaleminde silahtır adeta. Bu bildiğimiz ateşli silahlar değil, iman ve gönlün ifadesi olan bir yürek silahıdır.  Haşir risalesini okuyan bir gayri Müslim hemen telaşa kapılır ve heyecanla etrafına:           —Derhal şu ahiret risalesini yok edin, der. Az daha okusam ahiret sokaklarında dolaşır olacağım dercesine üstadın kaleminin etkili olduğunu teyit etmiştir.           Hâsılı Din mazlumları diye andığımız nice âlimlerimiz zulme uğradılar. Hatta bir kısmı da canından olmasına rağmen bugün anlıyoruz ki kazanan zulüm kavgası değil, kalem kavgasıdır. Onlara zulmü reva görenlerin ismi dahi zikredilmezken kalem mazlumları her devirde yaşıyor, yaşamaya devam edecekte.            Peygamberimizin Âlimlerin mürekkebi şehit kanlarından üstündür dediği hakiki kalem erbabına ne mutlu.            Vesselam.
    Comment
  • KİMLİK BUNALIMI

    Tuesday, 4th August 2009 15:21pm
                                                                         KİMLİK BUNALIMI                                                                                                         ALPEREN GÜRBÜZER      Kabul etsek de etmesek de teknolojik gelişmelere paralel olarak kimlik krizi denilen bir bunalımla karşı karşıyayız. Belki de tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sürecinde geleneksel değerlerimiz vahşi kapitalizmin hücumuna uğramanın yansımalarını yaşıyoruz. Buna rağmen yine de kültürel değerlerimiz yaşamaya devam etmektedir.       Teknoloji insanımızı kendine yabancılaştırmanın ötesinde öz kimliğine karşı duyarsızlaştırır da. Her şeye rağmen yinede Türkiye’de ileri ülkelerin aksine işçisine zekâtını veren, hayır işlerde koşturan, hatta devletine zamanında vergisini veren fabrikatörlerimiz ve zenginlerimizin tükenmemesi yüreklerimize su serpiyor. Elimizde en güzel haslet,  tek teselli kaynağımız bu olsa gerektir. Bu durum bizi bir nebze de olsa gelecek açısından ümitlendiriyor.          Türk insanı iki arayış içerisinde; birincisi kimlik arayışı, ikincisi ise sistem arayışıdır. Ruhunun açlığını doyuramayan ve köksüzlüğe itilmiş gençler elbette arayış içerisine girecektir, bu kaçınılmaz. Genç nesil adeta hırpalanmakta, hatta kendi kendine kıyılmaktadır. Dün nasıl ki Sakarya’da; Çanakkale’de, Dumlupınar’da emperyalizme karşı dişe diş mücadele verdiysek, bugünde içimizi kemiren kendimizi inkâr manasına gelen yabancılaşma virüsüne karşı, yeniden ruh köklerimize dönme savaşı verilebilir pekâlâ.            Milliyetçi misin, Ümmetçi misin, Liberal misin, Sosyalist misin gibi sorularını sık sık duyuyor olmamız içinde bulunduğumuz kimlik arayışımızın bir göstergesidir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunun seçemez olduk artık. Sürekli yolumuzu hırsız fenerleri kesmekte, haramizadelerin telkinlerine muhatap kalmaktayız. Bazıları fildişi kulelerden Türk gençliğini kandırmak adına beylik laflarla, ya da demagojik söylemlerle aydınlatmaya çalışıyorlar güya. Oysaki ağızlarından dökülen mana ifade etmeyen içi boş laflar kimlik meselesini daha da koyulaştırmakta ve üstelik bu uğurda söylenen sözlerin boşuna nefes tüketmekten başka işe yaramadığı gözlerden kaçmıyor da.            Kültürümüzün temelinde İslamiyet vardır. Bugün tarihi kimliğimiz olan Müslümanlığı gençliğe aşılamakta yeterince adımlar atılmaması neticesinde kimlik krizi denilen meselenin daha çok baş ağrıtacağa benziyor.            Kültürel politikaların rafa kaldırılmasıyla gençler önüne kim çıkıyorsa,  kim yol gösteriyorsa çok çabuk kanıp toplum içerisinde kendilerince kimlik edinmeye çalışıyorlar.  Nitekim kültürel politikalar geliştirilmeyince ehlisünnet çizgisinin dışında eylem hastası yeni tip bir Müslüman kimliği karşımıza çıkıveriyor. Bu arada Humeyni’den Kaddafi’ye uzanan yelpazede daha nice dış kökenli liderlere özenen radikal Müslüman tipi oluşumlara tanık oluyoruz.          Radikal oluşumlar çok kere tepkici özellik gösterirler oysa. Onlar Kur’an’da ki ayetlerin bile nüzul sebeplerini, detaylarını, ne anlama geldiğini bilmeden, ayetleri kendi kafalarına göre sloganlaştırmaktan çekinmezlerde. Öyle ki Kur’an’da ki herhangi bir ayetin ne manaya geldiğini araştırmadan, ayetleri kendi kişisel egolarının tatminine yönelik şekilde sloganlaştırarak huzur bulmaya çalışıyorlar. Kurtuluşumuzu Piri Türkistan’da, Yunusta, Mevlana’da arayıp bulacağımıza tepkici karakterdeki eyleme yönelik İbda-C, Hizbullah gibi örgütlerin liderlerinde deşarj olmak tercih ediliyor. Hariciliği andıran bu tür radikal oluşumlar yeni neslin seçimi oldu maalesef. Bütün bu olumsuzluklara rağmen, neyse ki tarihten gelen engin hoşgörünün yansıması sayesinde toplumumuzun büyük çoğunluğu İmamı Gazali, İmamı Rabbani, İmamı Azam ve Bediüzzaman Said Nursi gibi âlimlerin ışığında hareket etmektedir. Bu büyük zatlardan habersiz genç nesiller ise boşlukta savrulmakta, ister istemez bir yerlere tutunmak ve bir camiaya sarılmak zorunda kalmışlardır.          Gençlerimize Gazalice, Mevlana’ca, Yunuşça yaklaşılırsa elbette ki radikal Müslüman kimliği bu topraklarda kendine yer bulamayacaktır.         Yanlış kültürel politikalar sayesinde normsuzluk ve kimlik bunalımı derken, nihayetinde çözülme ve şiddet hareketlerine yol açmaktadır. Zira kimlik meselesini tepeden inme dayatmacı yaklaşımla çözemeyiz. Beyinlere ve vicdanlara pranga vurarak bir sonuca varamayız. Türkiye’mizin genç talihsiz nesilleri Yunus’un, Mevlana’nın ve daha nice gönül sultanların sevgisinden yoksun halde içi boş sloganların ardına düşüyorlarsa, suçu onlarda değil kendimizde ve idarecilerimizin basiretsizliğinden kaynaklanan yanlış uygulamalarında aramamız gerekiyor. Gençler koro halinde aynileşme seline kapıldılar çünkü. Kiminle aynileşme derseniz, tabiî ki iç kaynaklarımızın mimarlarıyla değil, tam tersi Humeyni gibi kökü dışarıda olan liderlerle. Talihsiz nesiller başka iklimlerin, başka coğrafyaların insanını rehber kabul eder hale geldiler. Şuanda milli kültürümüzü politika haline getiremeyişimizin bedelini bizden çok gelecek nesiller ödüyor.            Kimlik bunalımı normsuzluğa yol açıyor, açacakta... Modernizmle geleneği karşı karşıya getirdiğimiz yetmezmiş gibi, birde kabak çiçeği gibi açılmayı da marifetten saydık. Bu durum böyle devam ederse kimlik bunalımı gelecekte insanımızı çok daha derin krizlere sürükleyecek demektir. Gençler, hala manasını bilmediği sloganların cazibesiyle çözüm arıyor ve derbeder haldeler. Çıkmaz sokaklarda avare avare dolaşan insanlar konumundalar. Gençlerin doğulu, batılı, sosyalizm, liberalizm gibi kavramlardan medet umması kimlik arayışımızın sona ermediğinin bir işareti olsa gerektir.  Ki; bu tür kavramlar bize değer katmadığı gibi yaralarımızı sarmıyor da. Ne yazık ki kaidesizlik ve normsuzluk her tarafı sarmış durumda. Kimimiz tangodan hoşlanıyor, kimimiz arabesk, kimimiz de halk müziğinden hoşlanıyorsak bu demektir ki her alanda çözülme var. Yani anomia (normsuzluk) dediğimiz hastalık çevremizi sarmış durumda. Züppe varı davranışlara şahit oldukça da kimlik krizinin had safhaya ulaştığının ayan beyan varlığını derinden hissediyoruz. Ok’un yaydan çıkmasına an kala, bu kılıç kınında  kalmayıp terör aşamasına kadar sürükleyebilirde hepimizi..         Gayretlerin sadece bilgisayar ile simgeleşmesi, kuşaklar arasında kültür çatışmasını hızlandırmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Maddi ihtiraslara kapılan insanımız büyüyen ten kafesinde küçülen ruhu ile kimlik darboğazında bunalım yaşamaya sürükleniyor adeta. Maalesef her şeyde köksüzlük hâkim. Oysa milli kültür hazinelerimiz öz kimliğimizin oluşmasında yeterde artar bile. Gel gör ki engin kültür hazinelerimizi kütüphanemizin tozlu raflarına atmışız bir kere. Tabi bu durum hem içinde bulunduğumuz darboğazı hem de öz kaynaklardan uzak kalmamızın bir sonucu. Ehlisünnet kaynaklarından mahrum edilen gençlikten militarist eğilimlere kapılmasından başka daha ne beklenirdi ki?  Bu noktaya gelmemiz gayet tabiidir.                   Ya batı ne durumda? Batı ise bizim o engin klasiklerimizi büyük bir gayretle okumakta, bizi bizden daha iyi anlamaya çalışıyorlar. Mevlana, Yunus gibi kıymetlerimiz bizim coğrafyamızdan ziyade,  daha çok dışarıda yankı buluyor. Çünkü batı insanını Dante, Sheakspear gibi klasik kahramanlar doyuramıyor artık. Batı teknolojik gelişmelerin doruğuna ulaştı, ama daha henüz insanoğlunun iç âlemini keşfedememiş,  bu konuda Pir-i Türkistan’a, Mevlana’ya, Yunus’a büyük ihtiyaç hissediyorlar. Batıda bu şahsiyetlerimizin yankı bulması bundan dolayıdır.              Biz bir zamanlar şefkat medeniyeti idik, şefkatimizle âlem nizam bulmuştu. Gelinen noktada vahşi kapitalizm her şeyi yakıp yıkan, bir o kadarda yok eden bir canavar görünümü verdi hep. İşte Bosna, işte Çeçenistan, işte Filistin’in içler acısı hali bunun en tipik canlı misali. Bir zamanlar bu topraklar ne Rum’u, ne Rus’u, ne Süryani’yi yok etmiştir. Sultan Abdülhamit Han açtığı aşiret mekteplerine aşiret çocuklarının yanı sıra Uzak doğudan gelen talebeleri de eğitiyordu, böylece dışardan gelen talebeler burada Türkçeyi de öğrenerek devleti Aliye’yi yakından tanıma fırsatı elde edip, ülkemizi seviyorlardı. Devlet hem içe hem de dışa karşı hoşgörü politikasıyla güven vererek kimlik bunalımına yol açacak ortamın doğmasına geçit vermeyip, önceden doğabilecek krizleri önlemiş oluyordu böylece.          Ulu Hakana iftira atanlar maalesef bu gerçekleri görmemezlikten geldikleri gibi onun izlediği kültürel siyaseti fütursuzca despotlukla itham edebiliyorlar da. Üstelik bazı çevreler onun bizim toprağımızdan yetişen insanları devlet kademelerine atamasını istibdat olarak niteleyerek gerçekleri ters yüz etmekteler. Oysa büyük bir yanılgı içerisindeler. Bakın Ulu Hakan bu konuda ne diyor, diyor ki; Çeşitli rütbeler vererek subay yaptığımız aşiret ağaları yeni durumlarından memnun oldukları gibi, bu vesile ile biraz disiplin öğreneceklerdir. Uzun yıllar pek çok memuriyetlerde Hıristiyan, Ermenileri kullandık. Niçin o zaman eleştirilmedi de, kendi dinimizden olanları aynı göreve atayınca eleştiriliyor? Yazık, yazık ki ne yazık, istenildiği şekilde yorumlanıyor.              Günümüz dünyasında zekâ, para ve burjuvazi baş aktör.  Tarım sürecinden sanayileşmiş bilgi sürecine geçtiğimiz şu aşamada kent değerleri daha ağırlıklı rol almaya başlamıştır. Değerlerden bahseden yok artık, bahseden de dışlanıyor zaten. Hızlı kentleşmeyle birlikte  geleneksel değerlerden kopuşta beraberinde seyrediyor. Kimlik bunalımının bu denli ürkütücü seviyelere geleceğini tahmin edememiştik. Şimdilerde varsa yoksa popüler kültür baş tacı.            Kültürel erozyona son vermek için mutlaka kendi öz değerlerimize yeniden yönelerek kimliğimizi canlandırmanın yolları aramalı. Aksi takdirde dayanışmacılık karakterimiz tamamıyla ortadan kalkacağı gibi bulunduğumuz toplum içinde yalnız kalacağız demektir. Yalnız kalan insanın da yolda hırsız fenerlerince avlanması çok kolay olacağı da muhakkak.              Demek ki; çeşitli sosyal hastalıkların sebebi öz kaynaklarımızı kentleşme sürecinde ve sanayileşmiş bilgi toplumu yolunda olan insanımıza yeterince donelerin takdim edilmemesinden ötürüdür. Durum vaziyet böyle olunca bireyin sanayi toplumu içinde kendine yabancılaşması ve kimlik krizine sürüklenmesi kaçınılmaz olacaktır.             Öz kaynaklardan mahrum edilen genç beyinler popüler kültürün etkisiyle hayata yenik düşüp adeta can çekişmektedirler. Bu duruma daha fazla seyirci kalamayız. O halde kurtuluşu dışarıda aramak beyhude. Kimlik bunalımına son verecek tek çözüm öz kaynaklarımızda gizli.               Vesselam.
    Comment
  • DeVleT BaBa ERGENEKON ERGENEKON

    Monday, 3rd August 2009 20:31pm
    1948 yılında Osmaniye'de doğdu. Yörede Fettahoğulları olarak bilinen geniş bir Türkmen ailesine mensuptur.İlk öğrenimini Osmaniye'de, orta öğrenimini İstanbul'da tamamlayan Dr.BAHÇELİ, üniversite öğrenimini Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisinde yapmıştır.Başlangıcından itibaren Ülkücü Hareket'in her kademesinde görevler üstlenerek Büyük Ülkü Davası'na hizmet etti.Dr. BAHÇELİ, 1967 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde öğrenci iken Ülkü Ocağı Kurucusu ve yöneticisi olarak görev aldı. 1970-1971 yıllarında Türkiye Milli Talebe Federasyonu Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu. Dr. Bahçeli, bir yandan aktif olarak Ülkücü Hareket'te yeralırken, diğer yandan da ilmi alandaki çalışmalarını devam ettirmiştir.1972 yılından itibaren Ankara İktisadi ve Ticari İlimler akademisi ve bağlı Yüksek Okullarda İktisat Bölümü asistanı olarak görev almıştır. Dr. BAHÇELİ, yine 1970'li yıllarda Ülkücü Maliyeciler ve İktisatçılar Derneği'nin (ÜMİD-BİR) kurucularından, Üniversite Akademi ve Yüksekokullar Asistanları Derneği'nin (ÜNAY) kurucularından ve Genel Başkanlarındandır. İyi derecede İngilizce bilen Dr. Devlet BAHÇELİ, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde İktisat Doktorası yapmış ve aynı üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Politikasında Ana Bilim Dalı'nda 1987 yılına kadar öğretim üyeliği görevini sürdürmüştür.Dr. BAHÇELİ yine bu süre içerisinde Türk-İslam alemi, Türkiye ve Dünya Ekonomisi, Türk Tarihi ve Dış Politika konularıyla ilgilenmiş ve bu alanlarda çalışmalar yapmıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra cezaevlerine doldurulan MHP ve Ülkücü kuruluşların yöneticileri ile mensuplarının haklı davalarının her platformda savunulmasında takdirle karşılanan çalışmalarda bulunmuştur.Ülkücü kadroların yetişmesinde önemli görevler de üstlenen Dr. BAHÇELİ, Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ tarafından göreve çağırılması üzerine 17 Nisan 1987 tarihinde üniversitesindeki öğretim üyeliği görevinden istifa etmiş, 19 Nisan 1987 tarihinde yapılan MÇP Büyük Kurultay'ında parti yönetimine seçilmiş ve Genel Sekreterlik görevine getirilmiştir.MÇP ve MHP'nin yönetim kadrolarındaki görevi, günümüze kadar kesintisiz olarak sürmüştür. Çeşitli zamanlarda Genel Sekreterlik, Genel Başkan Yardımcılığı, Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği, Merkez Karar Kurulu Üyeliği, Genel Başkan Baş-Danışmanlığı görevlerinde bulunan Dr. Devlet BAHÇELİ, 6 Temmuz 1997 tarihli 5'nci Olağanüstü Kongre sonrasında MHP Genel Başkanı görevini üstlenmiştir.05 Kasım 2000, 12 Ekim 2003 ve 19 Kasım 2006 tarihlerindeki MHP Olağan Kongreleri'nde tekrar Genel Başkan seçilmiştir.
    Comment
  • Kılavuzu Öcalan, taşeronu Erdoğan olan PKK ERGENEKON ERGENEKON

    Monday, 3rd August 2009 20:30pm
    Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin
    AKP hükümetinin Türkiye'ye "bölünme modeli" arayışları hakkında
    yapmış oldukları yazılı basın açıklaması
    30 Temmuz 2009Türkiye'nin milli varlığını hedef alan etnik bölücülük gündemi AKP hükümeti eliyle adım adım ilerletilmektedir.Terörle mücadele iradesi olmayan Başbakan, bölücü taleplerin taşeronluğunu yaparak teröre teslim olma hazırlığındadır."Demokratik açılım" ambalajı içinde pazarlanmaya çalışılan ayrıştırma ve bölünme projesi bu teslimiyet sürecinin yeni bir aşamasıdır.Bu açılımın amacı terör örgütü PKK'nın stratejisine uygun olarak etnik bölücülüğe siyasi ve hukuki meşruiyet kazandırmaktır.İmralı canisinin bu süreçteki rolü, siyasi kuryelerle sürdürülen pazarlıklar ve Barzani üzerinden terör örgütüyle kurulan temaslar önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmelerle açıklığa kavuşacak ve daha iyi anlaşılacaktır.İçişleri Bakanı'nın dün yaptığı açıklama PKK'nın taleplerinin kısa, orta ve uzun vadeye yayılarak aşamalı olarak karşılanacağını göstermektedir.Bakan'ın açılımın amacının "toplumsal mutabakat süreci başlatmak" olduğunu söylemesi gerçek niyetlere ışık tutmuştur.Amaç, Türkiye Cumhuriyeti'nin milli devlet niteliğini ve üniter siyasi yapısını tasfiye süreci başlatılmasıdır.Bu süreçte "Türkiyelilik" kavramı milli kimliğin yerini alacak, iki dilli eğitim ve kamu hizmetine geçilecek, eyaletler sisteminin alt yapısı hazırlanacak ve teröristlere siyasi af çıkarılarak ihanet ödüllendirilecektir.Etnik farklılıkların ayrışma gerekçesi olarak görülmesinin ve demokratikleşmenin bölünme aracı olarak kullanılmasının dünyada başka bir örneği yoktur.Bölünerek demokratikleşen bir devlet tarihte görülmemiştir.Demokratikleşme adına ülkesi ve milleti için en uygun yerli malı bölünme modeli arayışına giren bir hükümete de bugüne kadar şahit olunmamıştır.Bütün kavramları soysuzlaştıran Başbakan Erdoğan şimdi de demokrasiye böyle bir anlam ve fonksiyon yüklemektedir.Kılavuzu Öcalan, taşeronu Erdoğan olan PKK patentli bu bölünme projesinin Türkiye'nin hayrına olmadığı açıktır.Etnik temelde ayrıştırma kaçınılmaz olarak çatışmayı davet edecek, bu da bölünme ve parçalanmayı beraberinde getirecektir.Bu teslimiyet projesinin toplumsal vicdanda karşılığı ve desteği bulunmamaktadır. Türk milletinin bu konuda ne düşündüğünü Başbakan Erdoğan çok yakında görecektir.Milliyetçi Hareket Partisi'nin bu ayrıştırma ve parçalanma sürecine katkıda bulunma çağrılarının muhatabı olması ve ihanet senaryolarında rol alması hiçbir şart altında düşünülemeyecektir.Tarihi bir yol ayrımına hızla sürüklenen Türkiye'yi çok zor ve karanlık günler beklemektedir.Milliyetçi Hareket ve Türk milliyetçileri Türkiye'nin milli birliğini ve bin yıllık kardeşliğini korumak için demokratik ve meşru zeminlerde sonuna kadar mücadele edecektir.Türk milletinin sabrıyla oynamanın çok ağır sonuçları olacağı ve kendisinde hangi gücü vehmederse etsin, hiç kimsenin bunun altından kalkamayacağı unutulmamalıdır.Devlet Bahçeli
    Milliyetçi Hareket Partisi
    Genel Başkanı
    Comment
  • KUR'AN-I MU'CİZ'ÜL BEYAN

    Monday, 3rd August 2009 20:10pm
                  KUR'AN-I MU'CİZ'ÜL BEYANALPEREN GÜRBÜZER       Avrupalının asırlardır İslâmiyet'e bakışı hep ön yargılı olmuştur. Onların gözünde, "İslâmiyet" din olarak anılmaz, "Muhammediler" ya da Muhammedinizm şeklinde nitelenir. Daha baştan İslâmiyet’i bile ağızlarına almazlar, Muhammed'in dini olarak telaffuz ederler sürekli. Sanki yeminli gibidirler anmamaya. Kur'an-ı Kerim'i, Muhammed'in eseri deyip geçiştiriverirler ve Allah'ın kelâmı olarak kabul etmezler. Oryantalistlerin bu iddiaları tabiî ki bizi bağlamaz, onlar söyleye dursunlar biz işimize bakıp Kuran’ın soluğu ile hayat bulmaya çalışalım, bizim için önemli olanda bu zaten.            Haçlı seferlerinin sebeplerinden biri de bu sakat anlayıştır. Öyle ki, Voltaire bile itiraf etmek mecburiyetinde kalarak; "Kuran’da hiçbir zaman mevcut olmayan abesleri, Kuran’a isnat etmişiz. Keşişlerimiz Yeniçeri'den daha kalabalık çok şükür" demiş. Bu sözlerden de anlaşıldığı üzere bir hayıflanma seziliyor. Eeh ne yapsınlar? Ellerinden gelen bu,  ne yazık ki İstanbul'un fatihlerine posta koymak için çareyi bu tür entrikalara başvurmakta buluyorlar. Aynı zamanda Voltarie; Ben Tanrıya inanmam ama kölelerimin ve hizmetçilerimin Tanrıya inanmasını isterim demiş. Bu da çok enteresan tabii. Biliyor ki Tanrıya inanmanın sorumluluk getireceği, dolayısıyla Tanrıdan korkmak adına hizmetçilerin işlerini savsaklamayacağını bildiğinden bunu söyleme ihtiyacı duymuş olabileceği seziliyor      Evet, şu bir gerçek Haçlı zihniyetin İslâm'a bakışı düşmanca olmuştur, olacakta. Çünkü gayeleri İslâmiyet'i tanımak değil, yıkmaktır. İçlerinden hep şunu düşündüler:      "Biz onların ellerinden Kur'an'ı almadığımız müddetçe, İslâm âlemini çökertmemiz mümkün olamayacak. O halde ilk iş, ellerinden Kur'an'ı almak" diye düşlerler. Bu düşünce en yetkili ağızlardan bile itiraf edilmiş, dolayısıyla hayal mahsulü değil bir gerçeğin tarifidir bu. Hele şükür günümüzde haçlı seferleri yok, ama şimdilik tefsirlerimize girmiş olan "İsrailiyat"ları var.      İsrailiyyat kelimesi,  İsrailli bir kitap veya kaynaktan aktarılan kıssa ve hadise anlamına gelir. Bilindiği gibi İslâm'a ve genellikle tefsirlere girmiş olan Yahudi, Hıristiyan ve diğer dinlere ait bilgi kalıntılarının yanı sıra, Hz. Peygambere ve Ashabına dayandırılarak günümüze kadar uzanan her türlü haber İsrailiyyet kapsamına girer.      Rabbül Âlemin, Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyanda: "(Ey! Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in ümmetleri) sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi (topunuzu bir şeriata tabi) tek ümmet yapardı" (El-Maide 48) buyurmaktadır. Elbette ki, İslâmiyet Ehl-i Kitabı kabul eder. Fakat Ehl-i Kitabın zaman içinde bozulduğunu da belirtir. Bu duruma rağmen yine de tahrif olmuş Ehl-i Kitaba, saygı duyulur. Edgar Quinet bu konuda şöyle der: "Dinler, aynı büyük kitabın zamanla açılan sayfalarıdır." E. Quinet, dinleri incelemiş ve kanaatini bu şekilde söylemiş bir aydın. Fakat tek talihsizliği İslâmiyet'i yeterince tanımamasıdır. Belki de Kuran’ı inceleme fırsatı bulabilseydi, hatta Edgar Quinet gibi aydınlar batıda hızla çoğalabilseydi peşin hükümleri silmek mümkün olabilirdi pekâlâ. Bugün hala İslâmiyet'i, "Muhammediler" diye lanse ederler, bu tutumları onların Kur'an'la buluşmasını geciktirmektedir. Oysa Kur'an, kendinden önceki dinleri kabul eden tek mucizevî bir kitaptır. Ayrıca Ehl-i Kitabın gerçek hüviyetlerini ve kimliklerini ortaya koyan tek kaynak.      Şüphesiz Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan ebedül ebet, değişmeyecek ve tahrif olmayacak yegane kitaptır. Nitekim Allah (C.C.): "Kur'an-ı biz indirdik. O'nun koruyucusu da şüphesiz ki biziz" (El-Hicr 19) beyanıyla kıyamete kadar hiçbir gücün, O'nu bozamayacağını ilan ediyor. Allah'ın (C.C.) vaadi garantimizdir. Allah (C.C.) vaadinde hulf etmez. Zira Şeytan sözünü yemezken, hâşâ Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah mı (C.C.) sözünü tutmayacak? Malum şeytan, Allah'a (C.C.) kullarını kıyamete kadar saptıracağım demiş ve elinden geldiği kadar saptırmaya da çalışıyor. Şeytan ve onun kolları dünya da var oldukça vazifesine devam edecekte. Şeytanın görevidir karıştırmak ve insanların fıtri tertemiz ruh dünyalarını kirletmekle vazifelidir sanki. Şeytani cephede durum bu iken, peki biz Müslümanlar ne âlemdeyiz? Gerçek manasıyla Kur'an'a sarılıyor muyuz? Yeterince Ayet-i Celilelerin hikmetlerini anlamaya gayret ediyor muyuz? Bu ve benzeri soruları Müslüman’ım diyen her kişinin dikkate alması gerekiyor.      Kur'an-ı Kerim, çağlara ferman okuyan tek Mu'ciz'ül Beyan. Onun için hiç bir kitabın açıklamalarına ihtiyacı yoktur. Kur'an hiç bir dile sığmaz da, O Allah kelamıdır. Kur'an düşünce, Kur'an ışık, Kur'an tecvit, Kur'an makam… İşte bu sonsuz özelliklere sahip Kur’an herhangi bir dile çevrilemez. Çevirmeye kalkışmak bir sığ zihniyetin idrakiyle sınırlamak demektir. O, akıl üstü, erişilmez, beşer zihnin üstünde bir Vahiy'dir, tercüme edilemez, ancak mana ve anlam çıkarılmaya çalışılır. Kur'an-ı Kerim'le ilgili tefsirlerin yazılması, sadece belli bir çabanın ürünüdür. Şayet Kitab-ül Mu'ciz'ül Beyanı, tam anlamıyla açıklığa kavuşturmak mümkün olsaydı, her devirde tefsir çalışmalarına gerek kalmazdı. Allah Kelamı, her devrin insanının idrakine takdim edilmiştir çünkü. İnsanlık, kıyamete kadar, O'ndan ışık alacak ve Kur'an'ı anlamaya çalışacak ve onla soluk almanın yollarını arayacaktır, bu kaçınılmaz.       Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan'ın, zahiri (dış) manasını anlamak için bile çok büyük çaba sarf etmek gereği vardır. Dış ve çıplak manasını anlamak için çok yoğun, daha önceden çetin hazırlıklara ihtiyaç var. Nitekim Cafer-i Sadık Hazretlerine atfen , "Allah'ın kitabında dört şey var" deniliyor:      1- İbaret (Kelime manası),      2- Letaif (İç manası),      3- İşaret (Neye işaret ettiği),      4- Hakaik (Gerçek manası) diye.      Düşünebiliyor musunuz? Ayet-i kerimeler başucumuzda ama her ayette dört unsur gizli. Yani İbaret denilen kelime anlamının muhatabı; avam (halkın genel seviyesi), işaret manası; havas (âlim) için, letaif dediğimiz iç-batın manası; evliya için, hakaik (gerçek) anlamı ise Peygamber idrakine (anlayışına, kapasitesine) sunulmuş. Avam'ın Kuran’dan anladığı mana ile havas arasındaki fark, okumuşla okumamış arasındaki fark gibidir. Yüce Peygamberimiz onun için; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu demiş. En son kâmil manayı çözecek güç, vahyin soluğunu bizatihi ruhunda yaşamış Yüce Peygamberimizin nefesinde gizli. Ki; bu makama kimse erişemez. Bu Makamı Mahmude denilen mertebedir ki, Nebiyi Ekremin dışında herhangi bir kişinin bu makamın davasını gütmeye kalkışması küfürdür. Demek ki, Kur'an-ı anlamak beşerin bulunduğu mevkie ve konuma göre biçim alıyor. Elbette mürekkep yalamış bir insanla, yalamamış insanın ayetlerden alacağı mana farklı olacaktır. Ayeti Celilelerin dış manaları için ilim tahsil eden havas ile manaları bizatihi nefsinde yaşayan evliyanın batın ilmi (ledün ilmi) farklı olması gayet tabiidir. Evliyaullah, tabiri caizse, teoriği pratiğe geçiren Allah (C.C.) dostlarıdır. Kaldı ki evliyalar da kendi aralarında makam itibarıyla çeşit çeşittir. İçlerinde hem zahiri hem de batini (iç ve dış) ilme sahip olanları da vardır. Yani, iç ve dışın sentezini gerçekleştiren Kâmilin mükemmeller de mevcut.      Günümüzde habire Kur'an tercümeleri yapılmaktadır. Şurasını iyi anlamak gerekiyor ki, hiç bir tercüme ayetin şümullü (kapsamlı) anlamı değildir. Yapılan çalışmalar, sadece kelime tercümesidir. Kapsamlı anlama çabası ve açıklama gayreti "tefsir" adını alır ki, tefsir yapabilmek için de Müfessir olmak lazım. Üstelik her müfessir de hatadan pak değildir.       Bu arada şunu belirtmek gerekir; "tercüme" ayrı "meal" ayrıdır. Başta da değindiğimiz gibi, Kur'an'ın tam tercümesi mümkün değildir. Kur'an, Allah kelâmıdır. Bir İngilizcenin veya Fransızcanın Türkçeye tercümesi gibi düşünemeyiz. Çünkü Kur'an beşer idrakinin fevkinde(üstünde)dir. Dolayısıyla Kur’an’ı hakkıyla tercüme söz konusu olamaz. 1931 yılında Cemil Sait’in, Fransızcadan çevrilmiş Türkçe tercümesiyle Yere batan Camisisinde namaz kıldırılıp, arkasında "uydum imama" diyen cemaat bulamaması düşündürücüdür. Nitekim Mehmet Akif Ersoy, tercüme lafı bir kenara atılıp, meal ağza alındıktan sonra ancak "meal" hazırlamayı kabul etmiştir. Akif Mısır'da Kur'an-ı Kerim Meali hazırlığını yaparken, Türkiye'de Türkçe ibadet tartışmaları bir hayli mesafe kat etmişti. Mehmet Akif, Mısır'dan İstanbul'a dönerken, kendi Kur’an mealini dostlarından Yozgatlı Hoca İhsan Efendi'ye teslim etmiş ve demiş ki:      "- Ben, dönüp gelirsem bunu senden alırım. Öldüğümü duyduğun an, bu emaneti yak!" diye vasiyette bulunmuş. İşte Akif'in mealinin yayınlanmaması bu vasiyetin gereğidir. Yerebatan'da, Fransız çevrili tercüme ile namaz kıldırmaya kalkışılması, ister istemez Akif'i derinden etkilemiştir. Çünkü O, "dönemezsem yak" diyecek kadar büyüklük örneği göstermiştir. Bütün mesele bu noktada düğümlüdür.       1698'de Papaz Maracci, Kur'an-ı Latince ye çevirmeye kalkışmış, buda yetmezmiş gibi bir de reddiye döşeyerek Padova'da bastırmış, böylece kinini ve öfkesini ortaya koymuştur. Tercümesinde birçok hatalar bulunmasına rağmen o güne kadar yapılan tercümelere nispeten en az kusurlu olanı diyebiliriz. Demek ki, batı tercümelerinde bile reddiye döşemeyi ihmal etmemiş bir zihniyet örneği sergilemiştir. Görüldüğü gibi Batı, "Muhammediler" ön yargısından bir türlü çıkamıyor. Hakikati görememekte ısrarlılar. Artık güneşin balçıkla sıvanamayacağını anlamaları gerekiyor. Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan bütün bu ön yargılara rağmen bir hakikat güneşi olarak tüm insanlığı aydınlatmaya devam ediyor, edecekte.      Salman Rüştü ve Teslime Nesrin gibilerin, yıkıcı faaliyetleri boşunadır. Gözden kaçırdıkları tek nokta, propaganda ile hakikat arasındaki farkı anlayamamalarıdır. Nasıl mı? Malum olduğu üzere propaganda hızlı başlar, ama ömrü kısadır. Hakikat öyle değil, yavaş ilerler ama ömrü uzundur. Propaganda yaşanan zamana hitap eder, kısa vadede başarı gösterse de geçicidir, hakikat ise hem zamana hem de bütün çağlara ferman okur.      Salman Rüştü ve Teslime Nesrin gibileri tarihte çoktur. Her devirde böyleleri gelmiş geçmiş, ama en nihayetinde hepsi tarihin harabelerine gömülmüşlerdir. Işık Mekke'de daha doğar doğmaz ilk damgasını vurmuş. Kur’an’ıl Mu'ciz'ül Beyan insanlığa takdim edildiğinde, iki büyük imparatorluk (Bizans ve İran) Ona boyun eğmek zorunda kalmış ve yüceliğini kabul etmişlerdir. İslâm'ın temel inançlarından biri de ehl-i kitaba ve diğer peygamberlere hürmet ve onları tasdiktir. Hatta Kur'an ehl-i kitaptan olan kadınlarla bile evlenilebileceğine dair cevaz bile vermiştir. Hakeza İslâmiyet, Bedir Savaşı'nda esir alınan savaş esirlerine her on Müslüman’a okuma yazma öğretmek kaydıyla serbest bırakma hürriyeti tanıyan tek dindir. Bu uygulama fidye-i necât (kurtuluş bedeli) olarak adını almıştır. İslâm, propaganda gibi kısa vadeli oyuncaklarla oyalanmamış, hakikat ne ise aynen harfi harfine kitlelere aktarılmıştır. Hz. Ömer (R.A.), Hıristiyan olan hizmetçisine İslâm'ı anlatmış, o da her defasında bu yöndeki telkinleri kabul etmemiştir. Bu duruma rağmen Hz. Ömer (R.A.) üzülmemiş, dayatma yapmamış, "Dinde zorlama yoktur" (El-Bakara 256) derdi. Hatta Ölürken bile zımnilerin haklarına dikkat edilmesini vasiyet eden Hz. Ömer (R.A.)’dir. Hizmetçisinin bu tavrına rağmen, Hz. Ömer (R.A.) vefatı anında onu azat etmiştir. İslâmiyet'in bu engin hoşgörü örneklerinden, bütün insanlığın ibret alması gerektiği muhakkak. Batı, her şeyden önce peşin yargılarını bir kenara atıp, biran evvel İslâmiyet'e "Muhammediler" gözüyle bakmasından vazgeçmesi kendi yararına olacaktır.            Avrupa'nın, Hz. Peygamber'in (S.A.V.), hasta olan gayri Müslimleri ziyaret ettiğinde gösterdiği erdemlilikten bilmem haberleri var mı? Bir gün Hz. Peygamber (S.A.V.) kendisine su veren Yahudi’nin verdiği suyu içmiş ve şu duayı yapmıştır: "Allah seni güzelleştirsin!" Bu duanın yüzü suyu hürmetine, o kişinin yüzünde ölünceye kadar beyaz kıl görülmedi. (Et-Teratib I - 2)      Velhasıl, Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan, tüm insanlığın ışık kaynağıdır.      Vesselam. 
    Comment
  • KÜRT OLAYI

    Sunday, 2nd August 2009 10:41am
                 KÜRT OLAYIALPEREN GÜRBÜZER       Kürt konusu, senelerdir Türkiye'nin gündemini meşgul eden en önemli meseledir. Öyle ki en önemli konu dediğimiz Kürt olayı, sadece Türkiye Kürtleri değil Irak Kürtlerini de içine alan bir boyut kazanmıştır. Günümüzde Kürt meselesi yanlış politikalar sonucunda Kürtlerin kimlik krizine dönüşmüştür. Tüm halkın tek kimlikte tercihe zorlanması tepkisel hareketlerin doğmasına neden olmuştur hep. Dolayısıyla daha uzun bir süre devam edeceğe benzeyen bu hal vaziyetimiz din, mezhep ya da etnik köken gibi kimlikler üzerinde acaba yeni bir kaos dalgası mı geliyor gibi sorular ister istemez aklımıza takılıyor. Anlaşılan meseleye tek pencereden yaklaşmakla sağlıklı bir neticeye varamayabiliriz de. Olayı çok yönlü değerlendirmek gerekiyor gibi.      Kürt olayını sadece etnik yönden açıklamak da hatalıdır. Hakeza Türklük konusu da öyledir. Zaten resmi ideoloji Türklüğü siyasi, sosyal ve kültürel boyutta değil de etnik manada kullanıldığı için bir türlü bağrımızda taşıdığımız diğer etnik unsurları kucaklayamıyor. Etnik Türk anlayışına devam ettiğimiz sürece ne Kürdü ne Lazı ne de Çerkezi yani hiçbir vatandaşımızla hep beraber o özlediğimiz birlik türküsünü söyleyemezceğiz gibi. Bu vakayı kültür, sosyal, coğrafi, ekonomik, idari, siyasi ve dış boyutlarıyla analiz etmek zorundayız. Çünkü tek tip görüşler meseleyi daha da karmaşık hale getirmektedir. Oysa çağdaş sosyoloji, tek tip değerlendirmeler yerine çok faktörlü bakış açısı ile sağlıklı sonuçlar elde edileceğini bildiriyor bizlere.      Türkiye'de tartışmaların çoğu, Güneydoğu insanının etnik kimlik noktasında odaklanmaktadır. Bilerek veya bilmeyerek herkes bu konuyu kaşımaktadır. İlmi platformda görüş beyan eden aydınlarımıza bir sözümüz yoktur elbette ki. Fakat bu hassas meseleyi "etnik Kürtçülük" meselesine dönüştüren birtakım aklıevveller, iç ve dış güçlerin emellerine hizmet ettiklerinin farkında bile değiller. Aslında biz bu konunun gündemde tutulmasında ve tartışılmasında mahzur görmüyoruz, ama uzun süredir iki de bir pişirilip önümüze konulması, ister istemez Türkiye üzerinde hesapları olan birtakım odakların varlığını gösteriyor sanki.        Kürtlerin etnik kimliği ve boy tarihi hakkında şimdiye kadar çeşitli teoriler geliştirildi. İleri sürülen teorilerden belli başlı görüşler şunlardır:      1. Gut-i Kürt nazariyesi,      2. Kartuklar ve Karduk-Kürt nazariyesi,      3. Med-Kürt nazariyesi,      4. Kürt-Karrada nazariyesi,      5. Kürt-Gut nazariyesi vs.      Hilmi Göktürk'ün "Kürtlerin Soy Kütüğü ve Boy Tarihi" adlı eserinde bu teorilerle ilgili geniş bilgiler var. Biz bu ileri sürülen teorileri kısaca özetledikten sonra Kürtlerin bir millet mi, bir boy mu, bir ırk mı sorularının cevabını araştırmaya çalışalım.      Gut-i Kürt tezini savunan E.A.Speiser; "Kürtler Gutilerle aynı ırktandır ve Gutiler Sümer ülkesinde yaşarlar"  diyerek, Kürtlerin M.Ö. 1900–1700 tarihleri arasında Süleymaniye yakınlarında yaşayan Lullu Kralı'na ait bir kitabede adı geçen Guttiler’in soyundan geldiğini iddia eder. "Gudi kavim" terimi Türkçedir aslında, yani yerleştikleri sahaya nispetle "aşağı inen" anlamında kullanılmıştır. O halde Gut-i Kürdi toplumun yer değiştirmesiyle ilgili bir sözcük olsa gerektir.      Karduk-Kürt teorisyeni Ksenephon ise; "Karduklar, Sakaların, Küçük Asya'da ana kütleden ayrı bir kabilesidir" diyor ve böylece M.Ö. 401 yıllarında yaşadığı söylenen Karduklar'ın Kürtlerin soy kaynağı olduğunu demeye getiriyor. Oysa Th. Nöldeke, M. Hortmanın, Nisbach gibi şarkiyatçılar, Kürt terimi ile Kardu terimi arasında etimolojik bir bağ bulunmadığını ilmi bir şekilde ispatlamışlardır. Öte yandan, Asur Salnameleri’nde, ne Kardu, ne de Kürt kelimesine rastlanılmaktadır.      Bazı aydınlar Selahattin Eyyubin’in Gence civarında Şeddadiler sülalesinin kuran büyük dedesinin babasının ismi Kartuk/Kürtuk olup, Türk olduğu tezini ileri sürerler.      Kürt-Karrad nazariyesine göre de; "Kürtler Süleyman Peygamberin lanetlediği ve meclisinden kovulan Casad isimli bir Cen veya şeytan soyundan türemiştir" iddiasından hareketle Cen-Cin teriminin Kuran’da geçen cinle ilgili ayetle ilişkilendirilerek Cin’in Süleyman Peygamber tarafından kovulduğu da belirtilmiştir. Yani Hz. Süleyman’ın cariyelerini Şeytan Casadın hamile bırakması sonucu doğan nesli dağlara sürgün ettiği rivayet edilir. Nitekim Arap tarihçileri Kürtlere "El Akrad Taifetün Minel Cin" demişlerdir. Hatta Arapça Karrad (kürt) fiili ile Kürt sözcüğü arasında bir ilişki aranmaya çalışılmıştır. Arap tarihçilerin ilim dışı beyanlarına rağmen, bir zamanlar Doğu ve Güneydoğu'daki yolun ulaşamadığı, hatta okulun girmediği beldelerdeki insanlarımız boşluktan ötürü gafil avlanarak köklerini Araplığa kadar götürmeyi meziyet sanmışlardır. O yörelere eğitim götürülmezse olacağı buydu zaten, bundan başka ne beklenirdi ki? Çelişkiye bakın ki Araplar Kürt kardeşlerimizi "Cin'e" dayandırıyor, yıllardır ihmal edilmiş insanımız ise tüm bunlardan habersiz bir şekilde kendini Arap görmek istemiştir. Dolayısıyla Evliya Çelebinin de dikkatini çekmiş olsa gerek ki köklerini Araplığa bağlamış bu ahaliden uzun uzadıya bahsetmek zorunda kalmıştır.      Görüldüğü gibi yukarıda ileri sürülen nazariyeler sadece bir iddiadan ibarettir. Belli bir mesnet içermiyor. Yine buna benzer teorilere ilaveten Med-Kürt savunucuları ise, "Kürtlerin M.Ö. 9. ve 10. asırlarda şarkı işgal ederek büyük bir imparatorluk kuran Med'lerin soyundan, yani Ari ırkı kolundandır" tezini ileri sürerler. Prof. N.J. Marr satır aralarında etnik manada Kürtleri Ermenilerle irtibatlandırıp direk veya endirekt yoldan yakınlaştırmak ister. Bilindiği gibi Ermenice Gurt  "hadım" manasına gelir. Sadece Gurt terimi mi, elbette ki hayır. Hakeza Ermenilerin Med adı yerine Mar kullandıkları, böylece Medce’nin bir şekilde Kürtçenin mirasçısı ilan ederek Med-Kürt-Ermeni üç sacayağını ortaya koymaları da bu çabanın ürünü olsa gerektir. Oysaki onlar Kürtlerin Küçük Asya'nın dağlık bölgelerinde yaşadığını ileri sürerlerken Medler'in(İranlıların) Küçük Asya'da değil Azerbaycan'da yaşadığını unutarak kendi kendilerine çelişkiye düşmüşlerdir. Prof. N.J. Marr, aynı zamanda Kürt-Gurt nazariyesinin de öncülerindendir. Bazen insan ister istemez şu soruyu kendi kendine sormaktan edemiyor: Yoksa Diaspora Ermenileri el altından bu çelişkili "Med-Kürt-Ermeni teorilerinden mi cesaret alıyorlar da piyonları vasıtasıyla PKK'yı destekliyorlar? Bu kuşkular doğrusu bizi Abdullah Öcalan’ının Diaspora Ermenilerle bağlantılı olduğu şaibesinin yanlış değilse de doğruya çok yakın iddiaları zannımızca güçlendiriyor gibime. Zira Ermeni Asala örgütünün yapmış olduğu eylemlerle PKK’nın dolaylı bir ilişkili olduğu konusunun istihbarat kaynaklarınca doğrulanması bu iddiaya yakın durmamıza neden oluyor. Büyük bir ihtimal "Met-Kürt-Ermeni" nazariyelerinin menşei Diaspora Ermenilerince uydurulan bir planın parçası olsa gerektir. Birkere Ermeniler Hıristiyan olup bir zamanlar Osmanlı şemsiyesi altında bize bağlı hür millet-i sadıkamızdı. Fakat Fransız ihtilali müteakip milliyetçilik dalgasının tüm dünyayı kasıp kavurması ile birlikte onlarda tebaamız olmaktan çıkıp bizim güya Ermeni soykırımı yaptığımız propagandasını işlemeye başladılar, ama bu böyle olmamalıydı. Çünkü onlar bize sadıktılar.       Gerek Gut-i Kürt, gerek Kartuk-Kürt, gerek Med-Kürt ve gerekse Kürt-Karrada nazariyeleri tarihi gerçeklerle bağdaşmaz. Çünkü tarihi vesikalar "Kürt" isminin bir ulus olma iddiasını çürütmektedir. Hatta bugün hala Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki insanlarımız bu iddialar istikametinde sürekli olarak uyduruk bir tarihi zemin içinde kandırılmaya çalışılmaktadır.      İsterseniz birde Milliyetçi kesimin gözünden bakalım meseleye. Bakın, Dr. M. Şükrü Sekban "Kürt Meselesi" adlı kitabında; "Kürt" adını verdiği insan topluluklarının "Turanî" olduklarını itiraf etmek zorunda kalmış ve bu konuda Alman araştırmacıların tezlerinin doğruluğunu kabul etmiştir.  S. Ahmet Arvasi’de bu anlamda  "Doğu Anadolu Gerçeği" adlı eserinde; ‘’Bir uyruk ve bir boy olarak "Kürt" kelimesinin tarihte ilk defa Yenisey'deki Göktürk(Kök Türükler) kitabelerinde (Elegeş yazıtında) rastlıyoruz. Sözü edilen Kürt Uyruğu, Göktürkler içinde yaşıyordu ve beylerinin adı "Alp Urungu" idi. Bir Türk kültür merkezi olan Herat'tan üç fersah yukarıda Herirud nehrinin sol sahilinde Timuriler devrinde pek meşhur olan "Ulenknişın"dır. Görüldüğü üzere Türkçemizde bu kelime bulunmaktadır. Burada Kürt terimi bir ırk veya millet anlamını ifade etmez’’ der.      Anlaşılan Kürt kavramına oldukça zengin manalar yüklenilmiş. Belli başlı manalarına ilave olarak kar yığını, çığ, dallarından yay, ayva ağacıda denilmiş. Hakeza "Kürüd" şeklinde yazılanı ise Merih gezegeni demektir. Daha başka araştırmaya ve incelemeye yönelik yazılar da bu kavramı açıklığa kavuşturmaya yetiyor. Nasıl mı? İşte:       Kazakça'da Kürt kelimesi: Kalın kar yığını,      Şark Türkçesi'nde Kürt kelimesi: Çığ,      Tarançilerde Kürt kelimesi: Yeni yağmış kar,      Çavuşça'da Kürt; Karların saçak çıkıntısı,      Kazan Tararcası'nda Kürt: Kar yığını,      Uygurca "Kürtük": Kar denizi,      Karakırgızlar'da, Soyonlar'da, Yakutlarda ve Teleütler'de ise "kürdük": Kar yığını tarzında yorumlanır.      Görüldüğü gibi yukarda bahsi geçen görüşlerden hareketle "Kürt" terimine ne bir ırk, ne de bir millet anlamı içermiyor. Kürtlerin ancak çeşitli boylarla beraber yaşamış görüntüsü veren, aynı zamanda Kürt kavramının ırkın dışında anlamlandırıldığı gayet açık olup, telaffuz edilen bu kelimenin bir ırk veya bir milleti çağrıştıran bir manası görülmediği şüphe götürmeyecek niteliktedir, hatta esamesi bile orta da yoktur diyebiliriz.       Kürt lehçesi       Kürtçe diye bir dil de yoktur zaten. Aslında Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da konuşulan bir dil değil "ağız"dır. Yani Kürt dili diye bir dil yoktur. Sadece "Kürt ağzı" ya da lehçesi vardır. Kürt dili ve Kürt alfabesinden bahsedenler, bütün dünyadaki dillerin cümle yapılarına da mı bakmazlar? Maalesef basit bir dil kuralı olan "sentaks" kavramından bihaberler. Malum olduğu üzere Ari Sami Hindu Arap dillerinde cümle yapısında önce fiil (yüklem), fail (özne)ise sonradır. Fakat Türkçe ve Kürt ağzına baktığımızda bunun tam tersi görülür. Yani fail(özne) önce, fiil(yüklem) sonradır. Buradan da anlaşılacağı gibi Türk lisanı ile Kürt ağzı, diğer dillerin aksine sentaks (cümle bilgisi) ayniyetine sahipler. Burada akla şu sual gelebilir. Peki, sentaks yapıları uyumlu olmasına rağmen "Kürt Ağzı" nereden türemiştir? Gayet basit, Kürtçe çeşitli dillere sahip söz yığınlarının birikimiyle ilgilidir. Fars-Arap, Türkçe-Fars, Türkçe-Arap veya hepsinin karışımı bir "kırma ağız" söz konusudur. Bu kırma ağız zaman içerisinde Kırmancki, Zazaki, Gorani, Sorani ve Lorani tarzda türevlerini de beraberinde getirmiştir. Anlaşılan bu lehçe türü şiveler Arap ve Fars kültür daireleriyle kaynaşma neticesinde ortaya çıkmıştır. Hâsılı coğrafi şartlar dil değişiminde rol oynayıp, bu söz yığınları ödünç alınmış, böylece bir tür kaynaşmayı ortaya çıkarmıştır. Yinede Kürt kökenli kardeşlerimizin bu konuştukları dillerine ağız dili desekte bir vatandaşımız ortaya çıkıp ta;  ‘’Ben ana dilimde kurs almalıyım ya da seçmeli ders almak istiyorum’’ talebi varsa devlet olarak bu imkânı vermeli, aksi takdirde ana baba ocağında ilkel bir şekilde konuştuğu Kürtçe ağzına mahkûm etmiş oluruz onları. Bazıları bir miktar ödün verirsek arkası gelir diyorlar. Zaten bu kaygılar yüzünden değil mi ki bu konuda bir arpa boyu yol kat etmiş sayılmayız. Aslında adı konulmamış psikolojik bir savaş içerisindeyiz. Bu meseleyi polisiye ve askeri girişimlerle çözeceğimizi sanıyorsak aldanıyoruz. Çünkü bu tür yanlış çözüm önerileri ve uygulamalarının Türkiye ekonomisine büyük darbe vurduğunu emekli olmadan önce göremeyipte emekli olduktan sonra aklıselim değerlendiren paşaların itirafından da anlıyoruz. Ayrıca İngilizce dil kursları gırla gidiyor her yanımızda, fakat iş vatandaşın anadilini öğrenme konusuna geldiğinde her nedense bölünme fobisi oluşuyor kafalarda. Siz vatandaşın öğrenme hakkını verin, bu hakkını kullanır ya da kullanmaz onların bileceği şey. O halde seçmeli ders olarak müfredata koymanın ne zararı var doğrusu anlamış değiliz. Birey bu yönde talebi varsa zaten kanunen de sakıncası yok üstelik. Zira son zamanlarda Kopenhag kriterlerin uyum çerçevesinde yasal prosedürde tamamlandı, fakat uygulamalarda hala sıkıntılar mevcut. Dolayısıyla askeri önlemler yerine rehabilitasyon çalışmaları yapılsa barışçı şartların yeşerip normale dönmemiz an be an gerçekleşebilir diyebiliriz. Yeter ki zihinlerde var olan bölünme fobisini atabilelim. Maalesef gelinen noktada izlenen basiretsiz politikalar sonucunda o yöredeki insanlarımız ana kültüründen mahrum kalarak öz kaynaklarına yenik düşmüşlerdir. Buna rağmen o bölgede insanlarımız aileden ne gördüyseler onu koruma içgüdüsüyle hareket edip, adeta bu yönde var olma mücadelesi vermektedirler.      Dil konusundaki bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, dil nazariyesi tek başına milliyetin kati ölçüsü olamaz. Misalmi istiyorsunuz, bakın Bulgarların ataları Türk olmasına rağmen Türkçe konuşmazlar. Demek ki ecdatlarının kullandığı lisandan ayrı dil konuşan kavimler de vardır. Belli ki dilden hareketle kavme şu milletten veya şu ırktandır demek hatalı sonuçlar doğuracağı muhakkak.        Antropoloji sahası için de bu kaide geçerlidir. Örneğin Yakutlar, Türk olmasına rağmen antropoloji sahasında Türk tasnifine girmezler. Zaten saf ırk ve saf dil aramak ilmen hatalıdır. Şu halde dilde olduğu gibi sırf antropolojik verilere bağlı kalarak soy sop faslına girmekte yanlıştır. Bazı art niyetli kimseler Farsça kelimelerin çoğunlukta olduğunu ileri sürerek Kürtleri ayrı bir millet olarak göstermek yarışına girerler adeta. Oysa Kürt ağzı incelendiğinde içerisinde Türkçe ve Arapça kelimelerin oranı küçümsenmeyecek kadar çoktur. Öyle de olsa Kürt ağzının cümle yapısı, yani sentaksı Türkçe’dir. Anlaşılan odur ki  "Kürt Ağzı" her türlü yoruma ve istismara açıktır. Bu istismarlardan hareketle bir kısım art niyetli mihraklar insanımızın kafasını çelmeye çalışıyorlar habire.      Yenisey kitabeleri       Katılırsız ya da katılmazsanız Yenisey kitabeleri üzerinden de ilginç görüşler mevcut. S. Ahmet Arvasi Türk-İslâm Ülküsü (I. cilt) eserinde: "Yenisey'de yapılan kazılarda Kürt İlhanı Alp Urungu'nun mezar taşı, bugün Orta Asya'dadır ve kitabesi Türkçe'dir. Doğu Anadolu toprakları kazıldıkça yerden Akkoyunlu ve Kara koyunlu heykelleri çıkıp durmaktadır. Doğu Anadolu'da yolun gitmediği yerlere Arap ve Fars dili girmiş, mektup ulaştırabildiğimiz yerler, Türklüklerini korumuş bulunmaktadır" ifadelerine yer vererek hem kendi açısından hem de bu konu hakkında ilgisi olan herkesim için yeni bir tartışmayı ortaya koymuştur. Ahmet Arvasi bununla yetinmeyip yorumlarına ilave olarak; ‘’Şu halde Kürt diye anılan bu boy, Turanı olup, Türk soyundan gelmektedir. İçinde "Kürüt" kelimesi geçen bu belge karşısında bölücülerin susması gerekmez mi? Göktürk alfabesi ile yazılmış 12 satırlık kitabede şöyle denmektedir: "Kürt El-Kan Alp Urungu, altunlug keşiğim bandım belde, elim tokuz kırk yaşım"  Hakeza Namık Orkun'un Eski Türk Yazıları (C.1) eserinde bu ifadeler şöyle tercüme edilir: "Kürt İlhanı Alp Urungu'yum. Altunlu okluğumu bağladım belde, elimde devletim, otuz dokuz yaşında öldüm" (Kürt elinin hanı Alp Urungu Altunlu olduğunun bağladım belde ülkem. Otuz Dokuz Yaşımda..))beyanıyla meseleyi orijinal belgelere dayandırmaya çalışılır. Şayet bütün bu ilmi araştırmalar ve belgeler doğru ise Kürt isminin bir millet olma teorisini çürütmektedir. Üstelik bu iddia birlik beraberliğimizi kıskanan iç ve dış mihrakların bütün Doğu ve Güneydoğuyu da içerisine alan ve hatta 5000 yıl öncesinden bugüne kadar yaşamış Ari dil grubuna bağlı Kürtçe konuşan her insanı "Kürdistan" milleti olarak tanımlamalarını yerle bir edecek niteliktedir. Hatta Türkler gerek Malazgirt zaferinden önce ve gerekse Malazgirt zaferi sonrasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu da çeşitli milletlere ve medeniyetlere beşiklik etmişlerdir. Alparslan, Anadolu'nun kapılarını Türklere açmadan önce, doğuda Hurri'ler, Hititler, Urartular, Persler, Medler, Makedonyalılar, Sakalar, Hazar Türkleri, Müslüman Araplar ve Bizanslıların uzun ve kısa dönemli birer hâkimiyetleri olmuştur. Hakeza bu milletlerin dilleri kendilerine özgü idi. Hiçbiri Kürtçe konuşmuyordu. O halde hiç kimse kalkıp ta buralarda Kürtçe böyle bir belge, bir kitabe veya herhangi vesika gösteremez. Tek belge şuanda Ahmet Arvasi’nin gündeme taşıdığı Göktürk alfabesiyle kaleme alınmış Yenisey'deki anıt mezar ve kitabesidir. Sözü edilen kitabede geçen Kürt kelimesi ne bir ırk, ne de bir millet anlamını taşır. Sadece Göktürkler(Kök Türükler) içinde yaşayan aynı zamanda beylerinin adı "Alp Urungu" etrafında yaşayan Kürt Uruğu'dur.  Bu kitabeyi referans alan yorumcular söz konusu olduğu gibi bu tarihi belge ile fitne ve fesat odaklarının uykusunu kaçırmaya yettiğini görmek mümkün. Demek ki Yenisey'deki Anıtmezar ve kitabesi, Kürt diye anılan bir boyun "Turanî" olduğunu ve Yenisey'deki Türk soyundan geldiğinin açık seçik ifadesi ortada iken hala Kürt sözüne etnik bir menşe bulunmaya çalışılıyorlarsa pes doğrusu, o zaman fazla söze ne hacet, bu durumda onlar için fazla sözümüz olamaz tezini ileri sürerler.   Bizler bu tartışmalardan kâh sevinip kâh üzülmekten ziyade "Kürt-Türk" ayrılmaz bir bütündür ilkesini mühim bir hadise olarak görüyor ve bu kardeşliği kimsenin bozamayacağını ümit ediyoruz.            Kürt etnosu       Kürtlerin etnik kimliklerini tanıyalım noktasındaki lehte ve aleyhte koparılan yaygaralar ilmi olmaktan çok bir moda söylem olarak gündemde yerini alıyor. Değişim rüzgârlarının estiği şu günlerde birtakım kimseler "entel" havalarına bürünüp birkaç içeriksiz yaldızlı laflar üreterek sanki ortada hiçbir mesele yokmuş gibi umursamaz tutumları sayesinde kanayan yarayı daha da derinleştirmekteler. Dolayısıyla bazı yarı aydınlarımıza bu konuda laftan çok biraz da ilmi belgelere kafa yormalarını tavsiye ederiz. Niçin hiç problem yokmuş gibi beyanlar ortada dolaşıyor? Hala anlamış değiliz. Şu bir gerçek; Türkiye'de Kürtlerin kendileri açısından kimlik problemi yoktur, sadece kimliklerinin tanıma noktasında kendilerini dışlayan devletlû elitist seçkinlerle problemleri var, halkımızla asla bir alıp verecekleri meseleleri yoktur, bilakis Onlar bizim özbe öz kardeşlerimiz diyenler ağırlıkta. Kimlik meselesini doğudaki Kürt kardeşlerimizde kabul etmiyor, ama bu olayı "etnik Kürtçülük" meselesine dönüştüren bir kısım şovmenler sürekli bu konuyu işleyerek kafaları bulandırmaya çalışıyorlar.     Tabiat boşluğu sevmez. Yılların ihmalini galiba pahalı ödüyoruz. Tek parti döneminde halkımızla "jandarma" vasıtasıyla diyalog kurulmaya çalışılmış ve bu durum, maalesef vatandaşla devlet arasında soğukluk meydana getirmiştir. İdarecilerin doğrudan doğruya halkla temasa geçmesi gereği yeni anlaşılmaya başlanılmış olsa da geçmişin yaraları daha henüz sarılmış değil. O devirlerdeki ilgisizlikten kaynaklanan boşluğu "siyasi Kürtçü" hareketi (özellikle PKK) doldurmuş ve o yörenin halkı içinde bir nebzede olsa tefrika oluşturmayı başarmışlardır. Bugün devleti yönetenlerin yapacağı tek şey bölücü ve ayrılık meydana getirenlerin propaganda malzemelerini etkisiz hale getirmektir. Diyelim ki PKK sürekli "Kürt kimliği tanınmalı" propagandasını yapıyor, o zaman bizim yapmamız gereken şey, "hayır Kürt kimliğini tanımıyorum" demek değildir. Akıllı ve basiretli politika gereği: "Evet Kürt kimliğini tanıyorum" tarzında ortaya çıkıp PKK’nın istismar kaynaklarını elinden alıp yok etmek en akıllıca hareket olacaktır. Kürt realitesini tanıyorum demekle Türkiye bölünmez. Aslında bölünme fobisi biraz da kafamızda oluşturduğumuz gereksiz kaygıların eseri. Açık toplumlar meselelere, "karşı tavır" koyarak ya da "yasak" getirerek meseleye yaklaşmazlar. Birlik ve beraberliği korumanın yolu, düşmanın istismar alanlarını daraltmaktan geçer. Hasmımız PKK, Kürt kimliği tanınmalı derken tıpkı İsrail'in "Arz-ı Mevudu" şeklinde düşünür. Bizde ise kimilerince Türklerin bir boyu olduğunu, kimilerince de ayrı-gayrı olmadığımızı algılarız. İlk baştan meseleyi dayatmacı metotla ele alırsak, kaş yapayım derken biranda göz çıkarabiliriz de, onun için dikkatli olmakta fayda var. Kürt, Çerkez, Abaza vs. gibi etnik kavramlar maksatlı olarak ortaya atılsa bile, bunlar sonuçta bizim zenginliğimizdir. Kimi değerlendirmelerde yer alan Türklerin bu kadar çeşitli boylara sahip oluşu, belki de hiç bir ülkeye nasip olmayan bir o kadarda farklı şive ve lehçelere sahiplik yanımız söz konusudur. O halde karmaşık gibi görünen bu yapımız bizi küçültmez, bilakis zenginliğimizin bir göstergesi sayılmalıdır diye düşünüyorum. Bu durumumuz aynı zamanda Türkiye’nin acizliğini ve fakirliğini göstermediği gibi bağrında çoklu kültürleri kaldırabilecek müthiş bir bünyemizin varlığına işarettir. Hâsılı çok yönlü derya olduğumuza işarettir. Yukarda "Kürt" sözcüğünün çok zengin ve çeşitli manalar içerdiğini ve bu manaların hiç birinde milliyet ve ırkın bahis konusu olmadığını belirtmiştik. Bu yüzden değişik manalara gelen sözcükleri de çok renklilik ya da çoğulculuk adına sevindirici buluyoruz. Yani, Türkiye insanı olarak kültür yönümüzün zenginliğine renk katmaktadır. Bugün bir kısım medyanın Kürtleri potansiyel tehdit görmesi de bu rotayı adeta tetikliyor. Bu yüzden zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Bırakınız isteyen istediği şekilde yani hakarete zemin açmayacak şekilde görsel ve yazılı medyasını kursun. Zaten günümüzde uydu yayını sayesinde Kürt kardeşlerimizin sanırım kültürel, folklorik tarzda değişik adlar altında on iki adet TV. Kanalları mevcut, dolayısıyla Kürtlerin bu anlamda televizyona da ihtiyaçları yok sonucu çıkıyor.        Türklerin Anadolu’yu vatan edinmesi        Türkler Anadolu'yu vatan edindiği zaman, Anadolu adeta bomboştu. O günlerde ne Rusya, ne Amerika bahis konusuydu. İstanbul'un fethinde bile Amerika denilen kıtanın varlığı bilinmiyordu. Buna rağmen 10 asırlık yurdumuzu bize çok görüp hala "Kürdistan" devleti kurma hesapları yapan güçler mevcut. Ellerinde koz olarak bulundurdukları "etnik Kürtçülük" meşalesiyle Anadolu'daki insanımızı kandırıp onları radikal hale sokmak istemektedirler. Bizden ne alıp verecekleri var bilemiyoruz, ama şunu bilsinler ki; "Anadolu Malazgirt'le başlayıp İstiklal Savaşıyla fethi tamamlanmıştır bile.      Cemil Meriç; "Kürtçülüğü tasvip etmiyorum. Ortada bir dil yok, devlet geleneği yok, neye göre devlet kuracaklar ki? Biz bu adamları devlet memuru, bakan, profesör, asker yapıyoruz, hiç bir zaman ayrı dahi görmüyoruz. Niye böyle yapıyorlar? Anlamak mümkün değil" diyor. Cemil Meriç'in niye böyle yapıyorlar dediği kesim "Siyasi ve etnik Kürtçü Şovmenleri"dir. Kürtleri Ari ırk içersinde değerlendirmekte hatadır. Türkler Anadolu'ya geldikleri zaman ne bir Ermeni, ne de bir Kürt devleti vardı, 11. asırdan itibaren gelip buralara yerleşen Artukoğullarının, Dulkadiroğullarının, Akkoyunluların, Karakoyunluların, Karakeçililerin, Danişmendoğullarının, Mengüçoğullarının, Saltukoğullarının ve daha nice Türkmen veya Oğuz boylarının tarihi izleri mevcut hala. Tüm bunlara rağmen bin yıllık yurdumuz üzerinde hala tartışma yapılmaktadır, bu ne cüret bu ne cesaret, hak getire. Her nedense Türklerle Kürtlerin Millet-i Hakimenin gereği olarak yıllarca barış içerisinde beraberce kardeşçe yaşadıkları gözlerden uzak tutuluyor. Oysaki bu coğrafyada Türklerle Kürtler arasında yaşama duygusu baskın unsurdur. Dile kolay bin yıllık beraberliğimiz söz konusu. Etle tırnak misali ayrılmaz şekilde birbirimize kız vermişiz kız almışız, beraber halay çekmişiz, aynı sofranın etrafında bağdaş kurmuş hasbıhal etmişiz. Belli ki bu birlikteliğimizi kıskanıp çatışma ortamının devam etmesinde rant sağlayanlar var. Özellikle uyuşturucu ticareti yapanlardan tutunda silah tüccarlarına kadar birçok sektör gerilimin tırmanmasında yana tavır gösteriyorlar. Avrupa Birliği karşıtlığının sebeplerinden biri de bu tür kaygıların eseridir. Biliyorlar ki Avrupa normlarına uygun hayat tarzı devreye girdiğinde Kürtler Türkiye’yi kendi devletleri gibi görüp tamam burası benim devletimdir diyecek noktaya geleceklerdir. Zaten dileğimizde bu yönde. Kürtler Türkiye Cumhuriyetinin asli vatandaşıyım diyebilmelidir ki devlet olma talepleri olmasın. Malum olduğu üzere dünyadaki Kürtlerin %50’si bizim coğrafyada, üstelik Kürt kökenli vatandaşlarımızın çoğu da çoğunluğu İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde yaşamaktalar, lokal halde bir arada yaşamıyorlar yani iç içeyiz. Dolayısıyla bu konuda özerklik fikrini ileri sürmek bile abesle iştigal, zaten fizikende mümkün gözükmüyor, dedik ya iç içeyiz, hepsi bir arada değiller. Dolayısıyla sözü edilen devletin kurulması nasıl oluyormuş bir bilen varsa anlatsın, sadece bu ütopik bir senaryodan ibaret sendrom olup laf ebeliğinden öteye geçemez bir saik. Maalesef kamuoyunda Kürt sorunu PKK eşittir Kürt şeklinde algılanıyor. Oysa PKK’yı Kürt realitesinden ayrı tutmalı.         Sosyo-ekonomik çözümler şart         Birtakım aydın kesimde Kürt olayının beş yüz senelik bir sorun olduğunu ve bu sorunun Emeviler ve Osmanlılar döneminde de var olduğunu söylüyorlar. Hatta Kürtlerin devlet olamamaktan kaynaklanan sorunu olabilir görüşünü de ileri sürerler. Yani bu sorunun PKK ile başlamış bir sorun değil diyorlar. Çözüm noktasında da Kürtlerin kimlik taleplerinin karşılanmasıyla birlikte diğer problemlerinde kendiliğinden kalkacağını düşünüyorlar. Bu meselenin beş yüz senelik sorun olduğunu varsaysak bile yinede Kürt sorununun daha çok 19. yüzyılda hız kazandığını söylemek daha doğru tespit olur kanaatini taşıyoruz. Zira ulus devlet fikri olgunlaşınca resmi Türk milliyetçiliği fikri ağırlıklı bir şekilde Kürtleri inkâr etme noktasına gelmiştir. Bu tabi halkın tercihi değildi, bilakis resmi anlayışın ön şartı olarak önümüze konuldu. Zira Ortadoğu’da Osmanlının terk ettiği alanlarda bu tür etnik ve mezhebi problemlerin çıkması tesadüfü değildir. Nitekim ulus devleti formülü bir arada yaşama anlayışlarını yerle bir etti de. Şöyle ki Kürtler Osmanlının tebaası olarak yaşarken birden bire sabah uyandıklarında ırak, İran ve Türkiye üçgeninde sınır yokken bir anda birinin elinde Türkiye diğerinin elinde ırak ya da İran kimliklerini gördüler. Ellerine tutuşturulmuş nüfus cüzdanları ile tercih dayatmasına maruz kaldılar. Uluslaşma süreciyle her biri parçalanıverdiler. İşte ulus devlet mantığı çerçevesinde ya da uluslaşma süreci içerisinde oluşan Irak veya Suriye ulus devleti, İran’dakine de Fars ulus devleti diyebileceğimiz bir yapı ile karşılaşıverdik. Bu durumda bizim dışımızda kalan Kürtler ya devlet talebinde bulunacaklar, ya da tabiiyetinde yaşadıkları devletlere güven duyarak madem burada bende temsil edilebiliyorum o halde bağlı olduğum ülkeye derinden tabiyim diyecek noktasına gelmişlerdir. Demek ki demokratik şartların sağlanmasıyla sorun gibi gözüken meseleler çözülecek noktaya gelinebiliyormuş. Dolayısıyla demokratik talepler göz ardı edildiğinde ister istemez beraber yaşadığımız insanlar; madem bu coğrafyalarda herkesin devleti var bize niye yok talepleri ister istemez gündeme gelebilirde. O halde yapılacak en etkin çözüm kardeşçe bir arada şu cennet vatanımızda ayırım gözetmeksizin Türkiye vatandaşlığı çatısını oluşturmaktır. Zira bütün dünyanın gözü Türkiye’de. Hele hele doğu ve Güneydoğu Ortadoğu petrollerine ulaşabilmek için sıçrama tahtası olarak görülüyor ülkemiz. Şiddetin temelinde de bu yatmakta zaten. İngiltere, Fransa, Almanya ve İran’ın buralarda başka emelleri var. Kısaca ince hesaplar yapılıyor bu bölge için. Bütün yabancı televizyon kanallarında kuzey Irak hareketinin birinci gündem maddesi olarak oturması bu topraklar üzerinde stratejik hesapların varlığını ortaya koymaya yetiyor. Öyle ki ‘Bir damla kan bir damla petrol’ sözü boşuna söylenilmemiş. Nitekim bu söz o topraklarda gözü olanların baş sloganıdır.      Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muz arazi yapısıyla iklim şartlarının sert olması, aynı zamanda ekonomik geçimi tarım ve hayvancılığa dayalı olduğundan, "konar-göçer" yaşamışlardır hep. Tarihte her milletin bir göçebe hayatı olmuştur. Bizim de ister adına bozkır diyelim, isterse göçmen diyelim, böyle bir devremiz yaşanmıştır. Hatta göçmen hayat tarzımızı bir kısım ilim adamları "yaylak-kışlak" şeklinde tanımlamışlardır. Şu anda bu bölgemizde göçmen hayat tarzımızın ilkelliğinin yansımaları söz konusu, buda ayrı değerlendirilmeye muhtaç başka bir yumuşak karnımız. Maalesef hizmetin ulaşamadığı bu yörelerimiz, kendi işlerini halletmek için kendi aralarında teşkilatlanmışlardır. Teşkilatlarının ismi çoğu kere "aşiret" şeklinde telakki edilir. Aşiretin önde gelen kişileri "Bey", ‘’Ağa" veya "Şeyh" olarak nitelenir. Fakat bu liderler Avrupa'nın orta çağında yaşanan "serf ya da senyör" ilişkileriyle karıştırılmamalı. Bizdeki aşiret reisleri sadece bir toplum lideri özelliği gösterir. Avrupa'daki gibi toprakla alınan ve toprakla satılan feodalite yapısı bizde görülmez. Feodal yapıda toprağa bağlı köle sistemi söz konusudur. Günümüzde üzülerek söylemek gerekirse bir kısım liderlerin Güneydoğu'daki aşiret yapısını feodalite olarak nitelemesi bilgisizliklerine delalettir. Zaman zaman nükseden aşiret kavgaları sonucunda ‘devlet içinde devlet mi var acaba’  sorusu akıllara takılmış, doğal olarak da bu durum birçok vatandaşı yerinden yurdundan etmeye yol açmıştır. Oysa bu tür kavgaların önüne geçmenin sırrı katılığın yerini incelik, ilkel yaşamın yerini refah seviyesine erişmiş ekonomik zenginlik aldığında gerçek anlamda uzlaşmanın gerçekleşeceği görülecektir. Bilindiği gibi geçmişte iş başında olan hükümetin aşiret reisleriyle Ankara’da buluşmasını ve görüşmesini birtakım çevreler hoş karşılamamıştı. Eğer idarecilerimiz bu konuda samimi iseler bizce görüşmelerinde sakınca görmüyoruz. Bilakis bir kısım vatandaşlarımız nezdinde ağa, bey, eşraf, şeyh vs diye nitelendirilen bu toplum liderlerinin devletle vatandaş arasında kaynaşmayı sağlayacak köprü vazifesi yapmaları sağlanabilir pekâlâ. Her neyse, o yörelerimiz daha henüz aşiret yapısından çıkmışta sayılmazlar. Anlaşılan odur ki aşiretler fonksiyonel faal yapılarıdır. Fakat bu tür oluşumların otoriteleri günden güne zayıflamakla birlikte tamamen de yok olmamışlardır, hala ayaktalar. Tamamen ortadan kalkması için tarımdan sanayiye  "geçiş sürecini" aşarak sanayileşmiş bilgi toplumu olmamız gerekiyor. O halde çözümü hızla yatırım ve ekonomik hamleleri başlatmakta aramalı. Çünkü kalkınmaya yönelik her bir yatırım, aşiret yapılarını çözeceği gibi aynı zamanda PKK'nın istismar ettiği birtakım propaganda malzemelerine darbede vurulmuş olacaktır. Olayları hissi yaklaşımlarla değil objektif ve kritikçi zihni çerçevede değerlendirip ona göre strateji belirlenmelidir.       Etnik ve siyasi Kürtçüler Güneydoğu'nun kalkınmasını istemiyorlar. Biliyorlar ki, o yörenin iktisaden ayağa kalkması sosyal tabanlı militanlaşma eğilimlerini bertaraf edecektir. Bu gerçeği dost, düşman herkes biliyor. Onun için süratle GAP'ın bütün üniteleriyle devreye girmesini gerçekleştirmeli. GAP bütün üniteleriyle hazır hale geldiğinde, bu proje bizim petrolümüz olacaktır. Ekonomik açıdan iktisadi bütünlük şart. Çünkü batı ile doğu arasında iktisadi eşitsizlikler had safhada. Yılların ihmalkârlığı giderilmelidir. Devlet yatırımlarıyla, projeleriyle kendisini hissettiremezse, orada ister istemez başka otoriteler teşekkül edecektir. Ancak ve ancak ekonomik zenginlik sağlandıktan sonra, belki vatandaşın aşiret liderlerinin etrafında toplanılmasına paydos diyebiliriz ve bu konuda gerekli atılımlar yapılmalıda.      Doğu ve Güneydoğunun çetin coğrafi şartları yüzünden çok pahalı yatırımlar gerektiriyor. Alt yapı hizmetleri bile kolay olmamaktadır. Bundan dolayı o bölge cazip bir yatırım sahası değildir. İlkel hayat tarzı vatandaşı devletine küstürüyor da. O halde devlet ve özel sektör el ele verip biran evvel yatırım seferberliğine girişmelidir.       Ekonomik tedbirlerle nüfus göçü önlenmelidir. Ekonomik sıkıntı çeken vatandaşlarımız ister istemez soluğu büyük şehirlerde alıyorlar. Büyük şehirlere göç eden bu insanlarımız çarpık kentleşmeyi de beraberinde getiriyorlar. Dolayısıyla geleneksel alışkanlıklarıyla şehrin normları farklı olduğu için bir takım sosyal sancıların meydana gelmesini kaçınılmaz kılıyor. Kararlı ve cesur ekonomik politikalarla nüfus göçüne engel olunmalıdır. Köyünden ve kasabasından kopan insanımız, şehir hayatı içinde intibaksızlık sancısı yaşamaktadır. Üstelik yanlış propagandalardan kaynaklanan bir durum olsa gerek sürekli kent merkezlerinde karşılaştıkları "Kürt sayılma" psikolojisi ve ezikliği var üzerlerinde. Oysa onlara bu ezikliği veren duygu, çevrenin bakışlarıdır. Onlara Kıro-mıro denilerek ikinci sınıf vatandaş görülmek ağır gelmektedir. Üzerlerine adeta sinmiş bir şekilde bu bakışlardan kurtulmak istiyorlar sanki.  Aslında ayrılığımız gayriliğimiz yok. Fakat her iki tarafta da kafalarda ayrılık doğurmak isteyenler var sadece. Doğuluya güzel gözle bakmalıyız, velev ki kıro mıro dedikleri insanlar bize iyi gözle bakmasalar dahi. Çünkü bize güzel bakmak yaraşır. Nitekim Güneydoğuda irşat yapan rahmetli Seyda Hz.leri; Biz bize iftira edenleri severiz sözü hareket kaynağımız.  Türk'ü Türk'e veya Kürdü Kürde, bundan da öte Türk'ü Kürt’e sevdirecek bir eğitim sistemi şart. İslâmiyet’te insan Müslüman olunca derhal hukuki hüviyet kazanıyor. Halifeyi köleye karşı eşitleyen bir kimlik Müslümanlığın ta kendisidir. İnsan Allah'a kul olunca bütün milli ve etnik kimlikler üstünlük sayılmaz, üstünlüğün ancak ve ancak takvada olduğu anlaşılır o an ve her an.       Şahsiyetli bir dış politika       Doğu ve batı insanını kaynaştıracak bir formüle ihtiyaç vardır. Doğulunun batılıya, batılının doğuluya iyi niyetle bakan bir anlayış kabulümüzdür. Tıpkı Kıbrıs çıkarmasında Kürt, Laz, Çerkez ve Türk demeden "Türkiyelilik şuuru" etrafında kenetlenip beraber hareket ettiğimiz gibi davranış sergilemeli. Haçlı zihniyeti bizim bu birlikteliğimizi çekemez elbette. Onların görevidir ortalığı karıştırmak. Nitekim o malum zihniyet bizim Anadolu'da ve Avrupa'da varlığımıza bile tahammül edemezler. Bir taraftan Rusya, İngiltere, Fransa, öte yandan ABD boş durmamaktadırlar. Geçmişte yaşadığımız Çekiç güç hakkındaki şaibeler bugün bile hala açıklanmış değil. İsrail ABD lobisinde etkili kalarak Güneydoğu ile dolaylı yoldan da olsa sürekli ilgilenmektedir hala. Güneydoğu'da ve Doğu'da ikinci bir "Sevr" krizi yaşatma çabalarının ardında hep bu tertipler vardır. Bu yüzden bu kurtlar sofrasını lehimize çevirecek Sultan Abdülhamit Han gibi ikinci bir dış politika dehasına ihtiyaç var. Ulu Hakan Abdülhamit Han, 33 yıl boyunca Osmanlı'yı ayakta tutmuşsa hep onun ustaca dış manevraları sayesindedir. Sultan Abdülhamit Han kurduğu aşiret mektepleriyle aşiret çocuklarını İstanbul’da muhtaç oldukları kültür değerleriyle donatıp topluma kazandırıyordu. Hatta kurduğu Hamidiye alayları nizamı ordu ve aşiret milislerinden oluşuyordu. Böylece Ermenilere, Ruslara vs. karşı muhteşem örgüt ortaya çıkarmıştır. Tarihimizde çok alınacak dersler var ama bizler onları inceleyip pratiğe dökemiyoruz. İmparatorluğumuz aşiret, cemaat, vakıf örgütlenmesi demeden bütün teşekkülleri memleketin yararı için hizmet etmelerini sağlayabilmişti. Hatta Devleti Aliye bu tür yapıları bugünkü anlamda sivil toplum örgütlenmesi şeklinde değerlendirerek aktivitelerini hizmete dönüştürmeyi de becerebilmiştir. Hakeza Yavuzda öyledir. Yavuz Sultan Selimde 16 aşiret reisini Doğu ve Güneydoğunun kontrol edilmesinde ustaca teşkilatlandırmıştır. Nitekim S.İdris Bitlis, Şeref Bey ve Mirdes aşiret reisi Cemşit Bey bunun tipik bariz delilidirler.        Dünya dengelerini iyi ayarlayabilecek, sürekli çözüm üretecek strateji geliştirebilecek bir dış politika kadrosu oluşturmak fırsatı her zaman için mümkün, henüz bu konuda Türkiye Cumhuriyeti olarak gecikmişte sayılmayız. Eğer ülke olarak savunmadaysak demek ki dış politikamız geri, şayet ileri ve atak isek dış politikamızın iyi olduğunu gösterir. Ne savunma, ne de atak politika, yani hiçbiri yoksa bu demektir ki statik bir politikaya sahibiz.              Kimlikler üzerinde yürütülecek savaşların bir gün Avrupa’yı da kasıp kavuracağını söylersek kimse bizi sakın ola ki kâhin ilan etmesin. Çünkü etnik kimlik meselesi öyle bir veba ki, önlem alınmazsa bütün dünyayı sarabilecek nitelikte hızla yayılan bir virüstür adeta. Hatta etnik siyaset devletlerarası savaşın ötesinde ulus devletlerin içerisinde iç savaşa dönüşebilecek bir projenin adıdır. Bu sefer tarafların savaşan aktörleri üniformalılar ile sivil halk ve politikacılar arasında olacak gibi görünüyor. İhtilaflar etnik, mezhep ayrılıkları vs. eksende seyredecek gibi, bu durumda Ortadoğu daha da kaynayan kazan hale gelecektir. Bu kaynayan kazan ta Avrupa’nın ortasına sıçradığında beyninden vurulmuşa dönecekler, ama bu seferde iş işten geçmiş olacaktır. Sadece Avrupa mı Afrika da buna dâhil, Endonezya, Hindistan, İran, Pakistan bu tırmanışdan nasibini alacaklarda. Hatta Balkanlarda Bosnamız, Kafkaslarda Çeçenya’mız da etnik çatışmalardan etkileneceklerdir elbet. Şayet ortalığı denge politikasıyla toparlayacak Abdülhamit han varı bir usta el ortaya çıkmazsa bekleyen tehlike kapımızda bile.      Yeni bir Anayasa ihtiyacı      Öyle anlaşılıyor ki 1924 Anayasasının 88. maddesinde yer alan “Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” anlayışından uzak kalalı epey zaman geçmiş. Bu anlayıştan uzaklaşan 12 Eylül Anayasası artık bu bedene sığmıyor, yani mızrak çuvala girmiyor artık. Türkiye yeni anayasa yapmak mecburiyetindedir. Yeni yapılacak Anayasa ile Türkiye şemsiyesi altında yaşayan her vatandaş bu ülkenin asli unsuru olmaya hak kazanacağı gibi bu aynı zamanda insanımızla yeniden toplumsal sözleşmenin imzalanması demek olacaktır. Yaşadığımız sıkıntıların temelinde yeni bir anayasanın olmaması da en büyük etkenlerden sayılır. Maalesef hem DTP hem de AK Partinin kapatılma telaşı bu konudaki girişimleri bertaraf etmektedir. Milyonlarca insanın bu iki partiye verdikleri temsiliyet sıfatları yok sayılarak vekâletleri ellerinden alınmak istenmektedir. Oysaki vatandaşların tercihlerinin önemsenmemesi bireyin dünyasında onarılmaz yaralar açmaktadır. Zira her geçen gün bireyle devlet arasında güven bunalımı daha da büyümekte. İşte bu noktada Mümtaz’er Türkönen’in; “Ankara’nın tek tip insan üretme anlayışının Diyarbakır’ı doğurduğunu, etnik sorunlarla uğraşan her ülkenin aslında bir Ankara’sı ve Diyarbakır’ı olduğunu, bunun karşısında, dünyaya geniş ufuktan bakan İstanbul’un bir alternatif olabileceğini” sözleri kayda değer bulup, aynı zamanda sanki İstanbul gibi çok kültürlü bir o kadarda bütün medeniyetlere beşiklik etmiş bir kentin çokluk içinde birlikteliği gerçekleştirecek bir potansiyelini de hatırlatıyor bizlere.      Bu arada Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kültürel anlamda bütünleşmesinde rol oynamış şairleri ve liderleri anmakta boynumuzun borcu; halk şairi Ercişli Emrah, din ve dil âlimi Van kulu Mehmet Efendi, müfessir Vani Mehmet Efendi, araştırmacı Ali Emiri Efendi, İbrahim Hakkı Bitlisi, Akbıyık Mehmet Bey ve Kıbrıs harekâtında bulunan kahramanlarımız ve daha niceleri.       Din faktörü       Bir başka önemli olan konu da; bölge halkının kültüründe dinin büyük ölçüde önemli yer tutmasıdır. Özellikle Güneydoğuda geleneksel medrese anlayışını devam etmesi bunun göstergesi. Şöyle ki geleneksel medrese anlayışından en çok darbe alanda Hizbullah gibi terör örgütleridir. Hizbullah terör örgütü bu durumdan son derece rahatsızdır. Ki o bölgede halkın medrese âlimi diye addettikleri birçok âlimin rahleyi tedrisatından geçen birçok insanı acımasızca katlettiler. Öyle ki bu durum halkın PKK’nın kucağına düşmesine bile neden oldu diyebiliriz. Bir başka nedende 28 Şubat sürecidir. Nitekim 28 Şubat post modern darbenin irticayı birinci tehdit algılaması, Kuran kurslarını kapatıp 16 yaş sınırlaması getirerek çocukların dini eğitim almasını engelleyen uygulamaları yüzünden 11–16 yaşlarında gencecik teröristleri biranda karşımızda görmemize vesile oldu. Bir kere mevcut doku ile uğraşmaya dur, ardından bütün sancıların nüksetmesi kaçınılmaz kılacaktır. Neyse ki 1993 yılında aramızdan ayrılan sevilmişlerin sevilmişi, seçilmişlerin seçilmişi, işaret olunanların işaretçisi Sultan Seyyid Muhammed Raşid (K.S.)'in doğu ve batı insanını kaynaştıran iklimi sayesinde o bölgede kangrenleşmiş problemler bir nebze de olsa dindirilebilmiştir. Onun icraatı tek kelimeyle gönülleri aynı halkada kaynaştıran irşat faaliyetidir. Hekimoğlu İsmail bir yazısında; "Raşid Efendi Arapça, Kürtçe ve Türkçe bilirdi. Menzil'de Kürt'ü, Türk'ü ve Arap’ı kardeş kesilirdi. Böylece milli derdimizin dermanı idi. Bir kısım bürokratlar kıymetini bilemedi. Osmanlı Devleti'ni asırlarca ayakta tutanlar Raşid Efendiler gibi kimselerdi. Türkiye bunların kıymetini bilmediği için şimdi başımıza PKK olayları çıktı. Çünkü İslâmiyet'i yaşamaktan başka bir gayesi olmayan Raşid Efendi ve O'nun gibiler sürekli gözetim altında bulunduruldu, sürgün edildi, ifadesi alındı, kısaca rahat bırakılmadı ve olaylar PKK'lılara malzeme oldu. İslâmiyet her ırkı, her mezhebi kısaca Müslümanları kardeş eder. Bugünkü kavmiyetçilik kardeşi kardeşe düşman etti. Raşid Efendi gibilere imkân tanınsaydı Güneydoğu hadiseleri olmazdı" diyor.      Vehbi Vakkasoğlu ise; "...Şeyh Muhammed Raşit Hazretleri'nin mensup olduğu manevi silsile, iman ve irşat sahasının en parlak ve etkili yollarındandır. Öyle ki, bir zamanların eşkıyaları olan Hamido ve Celilo dahi, Gavs Hazretleri'nin(Seyda Hz.lerinin babası) sohbet halkasında yep yeni bir şahsiyet haline gelmişler, eski hayatlarından tamamen çekilerek temiz bir ömür yaşamışlardır. Bunun binlerce örneği o mütevazı Menzil'de halen yaşamaktadır" beyan buyuruyor.      Prof. Dr. Haydar Baş ta; "Bugün millet olarak içimizde kanayan bir yara hükmündeki terör belasından kurtuluşun yolu, bu zatın (Seyda Hz.) ve onun gibi ehli maneviyatın hizmetlerine ağırlık vermektir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da böyle maneviyat ehli insanların faydalı hizmet yaptıkları yerlerde insanların huzur içinde oldukları ve devlet-milliyet kaynaşmasının gerçekleştiğini görüyoruz. Zira kalbinde Allah korkusu olanların milletine zarar veremeyecekleri açık bir gerçektir" diyor.     Bu anlatılardan hareketle demek ki şimdiye kadar, kültürel, iktisadi, sosyal ve sivil politikalar uygulayabilseydik, belki de Kuzey-Irak harekâtına gerek kalmayacaktı. Meselenin çözümünde askeri tedbirler kısa vadelidir. Uzun vadeli çözüm ise kültürel, sosyal ve ekonomik faaliyetlerdir, bunu yapmaya mecburuz da.      Bugünkü Kürt toplumu, bizden ayrı insanlar değildir. Zira Başbakan Tayyib Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının bir üst kimlik olarak takdim etmesini rejimi tehdit kapsamında değerlendirmemeli, aksine rejimi ayak tutacak birliktelik çağrıştıran bir söylemdir. Yukarda da bahse konu olan ister adına o yörenin insanlarına muhtelif Türk Uruğlarına mensup zümrelerin karışmasından doğan bir Türk zenginliği denilsin, isterse adına bu ülkenin asli unsuru denilsin sonuçta bağrımızda taşıdığımız her bir unsur zenginliklerimizin bir parçası. Mete Hocanın ‘Kürt sorunu var ama Kürt çözümü yok’ sözleri manidardır, bu sese kulakta verilmeli.        Hâsılı; Türkiye şemsiyesinin her deseni ayrılığımız değil birlikteliğimiz olarak telakki edilmelidir. Çünkü hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.                                                                    KÜRTÇÜLÜK      Bir diğer kanayan yaramız da Kürtçülük meselesi. Hakeza Türkçülük de öyle. Kürtçülüğün asla kabul görmesi mümkün değil, muhatap bile alınmaya değmez, bir bardak suda fırtına koparılmanın ötesinde bir anlam taşımıyor çünkü. Kürtçülük sanıldığının aksine korkulacak boyutta bir mesele gibi görünmüyor, tamamen psikolojik korkuların sonucu yerleşmiş bir kanaat olsa gerektir. Çünkü Kürtçülük akımının yerleşecek zemini yok ki, hatta bu davayı güdenlerin ne doğru dürüst ortak bir dili var,  ne de devlet geleneği var, edebiyat desen evlere şenlik, aslında hiç bir şeyleri yok ortada. Bütün bunlardan mahrum olan etnik bir siyasi akımdan gereksiz telaşa kapılarak olmayan bir şeyi varmış gibi kendi ellerimizle büyütüyoruz,  ama farkında değiliz, adeta yangına körükle gidiyoruz habire. Oysa şimdiye kadar Türküyle, Kürdüyle vs. biz birbirimizi ayrı gayrı görmedik bu coğrafyada, şimdide görmemeli, ne zaman ki kendi dışımızdakilerine öteki muamelesi yapmaya başladık işte o zaman Kürtçülük kronik bir mesele olarak karşımıza çıkıverdi biranda. Bilindiği gibi Kürt dediğimiz insanları bu coğrafyada profesör, asker, şarkıcı türkücü, Roman yazarı, her ne arasak her meslekten her etki alanda değerlendirmekten imtina etmedik. Nitekim böyle yapmakla gök kubbe başımıza geçmedi ki şimdi de geçsin. Bırakın kendi doğal mecrasına problem kendiliğinden çözülsün. Tarafların her iki kesimi de sevgiden söz etmeye niyetleri yok galiba, herkes kin kışkırtıcılığına soyunmuş sanki.     Üstelik menfi milliyetçilik kavramı da batıdan kopya edilmiş bir kavram. Tarihi süreçte yaşadığımız coğrafyalarda bizi ırklar ayırmazdı, sadece Müslim ve gayr-i Müslim tasnifi vardı içimizde. Bu tasnifte ayırım anlamında değildi, dini mensubiyete yönelik adlandırmadır. Zira Osmanlı birlik ve beraberlik denen olayı ‘İnananlar kardeştir’ buyruğuyla çözmüş, gayri Müslimlerle ilişkilerimizi de; ‘Dinde zorlama yok’ ilahi prensibi sayesinde yürütmüş, böylece farklılıkları bir arada tutmayı başarmış, bunun sonucu olarak da gayri Müslimler uzun yıllar Osmanlı şemsiyesi altında özgürce yaşama şansını elde etmişlerdir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra menfi milliyetçilik akımları yükselmeye başladı, Prof. Dr. İlber Oltaylı’nın dediği gibi yeni bir Truva atı olarak Türklük, ne yazık ki sorunlu kavram olarak gündemimize giriverdi. Menfi Milliyetçilik rüzgârları topraklarımıza sıçradı sıçramasına ama, bu arada olanlarda oldu,  birlik beraberlik duyguları törpülendi, ardından bağımsızlıklarını ilan eden milletlerin doğuşuna sahne oldu coğrafyamız.          Bu işin çilesini çekenlerden, Yusufiye diye adlandırdıkları mahpuslarda MHP davasında yargılananlardan Ahmet Selçuk Özdağ’da Kürtçülük konusunda Gönül Sultanının dilinden bakın neler diyor:        “Medrese-i Yusufiyede iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...''     Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idrakı ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (k.s.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket eden M. Raşid (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslamı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allahım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... Dualar... Dualar... ediyorlardı.      O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahirete bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.         Allah rahmet eylesin...”       Velhasıl, ‘çülük’, ‘cülük’, ‘çilik’  ve ‘cilik’ ibaresi alan her kavram ırkçılık çağrıştırıyor.         Vesselam. 
    Comment
  • LİDERLİK SULTASI VE YANILMAZ SULTALAR

    Friday, 31st July 2009 09:22am
             LİDERLİK SULTASI VE YANILMAZ SULTALARALPEREN GÜRBÜZER      Sulta zihniyet ortaçağ ürünüdür. İlim adamlarını engizisyona mahkûm eden anlayış, hep o, “yanılmaz otoriter”lerin eseridir. Ne zaman ki, batı kilise sultasından ve siyasetinden kurtuldu, o zaman gelişmenin merkezi olabildi ancak.      Ortaçağda özgürlük denilen kavram sadece kilise sultasına aitti. Dolayısıyla Sultalık, çağımızın gidişine en büyük engel maraz bir hastalık olup tek ölçüleri vehim ve egolarıdır. Kendi düşüncesini tek hakikat sanıp, insanların düşüncelerini  “hiç”  kabul eden kafanın ürünüdür sultalık.  Batı “ortaçağ kafası”  yaftasını işitince, hemen engizisyon papazlarını hatırlar. Kilise o yıllarda sultalık görevi yaparak ilmi zindana gömmüştü. Çünkü giyotin, insanın başını gövdesinden ayıran kıyma makinası şeklinde işlettirildi sürekli.          Ortaçağ kafası sözü batı için ne kadar doğruysa, bizim içinde o kadar yanlıştır. Oğuz Han mı? Kanuni mi?  İmam-ı Azam mı?  Farabi mi?  Fatih mi?  Hangisi ortaçağ zihniyeti acaba? Elbette hiçbiri. Fatih karanlığa gömülü kalsaydı, İstanbul’un fethi için döktür­düğü topların balistik hesaplarını ve muayenesini yapabilir miydi? İmam-ı Azam ilmi uygulamalarıyla veya ileri sürdüğü fikirleri İslam’a dayanmasaydı devrinin en büyük hukuk âlimi olmaya hak kazanabilir miydi?  Hakeza Farabi, “Fazıl Şehirler”den bahseden deha. Oğuz Han, ta tarihin ilk devirlerinde, “Ey Türk, titre ve kendine dön” sözleriyle çağına ve bütün Türk çağlarına seslenen bir remz. İnsanımız, birgün bu mümtaz şahsiyetlerin kafasına eriştiğinde, şunu cümle âlem iyi bilsin ki, hiçte o engin ufukları bırakmaya niyeti olmayacaktır elbet. Zira tarihi yükselişimizi, bu gelişmeci zihniyete borçluyuz. Öyle bir zihniyet ki, otoriter mantık oyunlarından uzak, ilme deney ve gözleme açık bir ufuktur bu.       Batı, ortaçağda mantık ve deney-gözlem ikilemi arasında mücadeleye maruz kalmıştı hep. Kilise sultalarınca deney horlanmış, masa başı mantık tek ölçü kabul edilmiş ve dolayısıyla akıl yürütme ortaçağda altın çağını yaşamıştır. O çağın en büyük sultası ve yanılmaz otoriter kahramanı Aristo’dur. Sulta heyetini; tahrif edilmiş İncil, ünlü papazlar, azizler ve kilise babaları oluşturuyordu. Derken bir gün bir papaz meclisinde atın kaç dişi olduğuna dair tartışma başlar. Aristo bu konuda atın 28 dişi olduğunu yazmıştı. Elbette Aristo’nun fikri kabul edilecekti. Çünkü Aristo’nun şahsında mantık tek hakikatti!  Biraz ötede otlayan bir atı gören genç bir papaz hemen atın yanına varır varmaz dişlerini sayar. Birde ne görsün, hayret mi hayret, dişler 28 değil 12 dir. Durum papazlar meclisine intikal eder. Ve sonunda Papazlar Meclisi şu karara varır:      “-Aristo yanılmamıştır, at yanılmıştır!” İşte bu tipik mantık garabeti Avrupa’nın Ortaçağ skolâstik zihniyetini ortaya koymaya yeter. Deney ve gözlemin horlandığı,  mantık yürütmenin baştacı edildiği bir devirdir ortaçağ.  Mantık tek yanılmaz sultadır, zira bu devirde deney ve gözleme yer verilmez!      Bizim aydınlarımız, skolâstik kavramına pek yabancı değildir. Gerçi günümüzde skolâstik kavramından çok, “ortaçağ kafası”, “gerici”, “örümcek kafa”, “irticacı” vs. gibi adlar altında düşman addettikleri kesimler için kullanılıp, aba altında sopa göstermek tarzında gündemi işgal ediyor habire.            Malum olduğu üzere Aristo, mantık metoduyla ağır cisimlerin hafif cisimlerden önce düşeceğini ileri sürmüştü. Oysa analitik tahlil ise şunu gerektiriyordu;  Yoğunlukları ve şekilleri aynı cisimler aynı süratle düşer diye.  Nitekim Galile insanların huzurunda Piza kulesine çıkarak biri büyük diğeri küçük olan taşı kulenin tepesinden aynı anda bıraktığında, iki taşın da aynı anda yere düştüğünü ispatladı. Sultacı zihniyetler gördüklerine inanamadılar, sonunda tevile başvurup gözlerinin yanıldığına karar verdiler! Bir kere Aristo tek yanılmaz otorite kabul edilmişti, geri dönüş sözkonusu olamazdı, onun hataları bile doğru kabül edilecekti otoritenin sarsılmaması adına. Oysa bu çarpık mantık anlayışı batıyı ortaçağ karanlığına gömmüştü. Mantık yürütme seline kapılanlar, analitik tahlilden yoksundular, bilemezlerdi ölçüyü, tartıyı, deneyi vs. O halde mantık tek başına Führer ilan edilmeliydi, öyle de oldu zaten.      Kopernik, dünyanın güneş sisteminin merkezi olmadığını ve bütün gezegenlerin güneş etrafında döndüklerini anlatan büyük bir bilim adamı. Fakat yazdığı kitap,  kilise otoritelerince yasaklar listesine alınmıştı. Giardano Bruno, Kopernik’ten de daha öteye gitti, uzayın sınırsız olduğunu belitti. Maalesef Bruno engizisyon mahkemesince 1600 yılının Şubatında direğe bağlanarak yakılmıştır. Hatta Galile de Kopernik teorilerini destekleyici fikirlerden dolayı, ölüm tehditleriyle vazgeçirilmeye zorlanarak hapis cezasına çarptırılmıştı. Kitlelerin gözünde Batlamyus teorisi daha cazipti çünkü. Bu teoriye göre, dünya sabit ve hareketsizdi. Fakat bu çarpık anlayış fazla sürmedi. Nitekim Batlamyus teorisi Rönesans’a kadar devam edebildi ancak. Batı bu teoriyle oyalanırken, Kur’an-ı Mucizül Beyan; “Güneş ve dünyanın hareketi bir hesaba göredir” (Rahman suresi 5) buyurarak çağları daha önceden dünyanın hareketinden haberdar ediyordu. Yine Allah (C.C.); “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan odur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder” (Enbiya suresi 33) beyan buyuruyordu. Ortaçağ sultaları ise “güneş, yıldızlar ve bütün kâinat dünya etrafında dönüyor” diyorlardı. Ga­lile de tıpkı Kepler gibi gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü görüşünü savununca evinden çıkmamaya nahkum edildi. Cezası ancak kör olunca kaldırılabildi.      İmam-ı Azam’ın at üzerindeyken, atın kaç ayağı sorusuna cevap vermek için attan inip ayaklarını tek tek saymaya başlar ve 4 (dört) der. İşte bu misal deney ve gözleme verilen önemi ortaya koyar. Bu misalden de anlaşıldığı gibi İmam-ı Azam’ın bakışı ile batının ortaçağ skolâstik zihniyeti çok farklı.      Ortaçağ skolâstiğinin tipik genel özellikleri şunlardır:      1. Tek ölçüleri Yanılmaz sultalardır.        2. Referans olarak deney ve gözlemden uzak, mantık yürütmeyi esas alırlar.      3. Onlar için genellemelerden hareket etmek (Genelden özele bir yol)vazgeçilmez davadır.      Elbette ki; parçadan bütüne yol takip etmek, analitik tahlil gerektirir ve zahmetlidir de. Diğer usul ise çok kolay, bu yöntemde ne araştırmak var nede gözlemlemek, sadece akıl yürütme var. Üstelik sahip olduğu tüm bilgiler otoritelerce önceden yazılmış, yani hazır vaziyette daha önceden eline tutuşturulmuş düşünmeye ne gerek var ki. Dolayısıyla yazılanlara ve söylenenlere bakmak yeterlidir. Bu durum halk dilinde armut piş ağzıma düş şeklinde tabir edilir.       Akıl yürütmede izlenen kaideler ise genel hatlarıyla şunlardır:      1. Bütünden parçaya ( dedüksiyon ) metodu,      2. Parçadan bütüne ( indiksiyon) metodu,      3. Benzetme metodu ( Anoloji) dur.      Bir olayın aydınlanmasında üç metoda da başvurulabilir. An­cak bütünden parçaya metoduna sıkça başvurulursa, biz de ortaçağ skolâstiğinin düştüğü çukura düşebiliriz pekâlâ. Dedük­siyon usulüne ise hâlihazırda mevcut bulunan kanunlara ihtiyaç hissedil­diğinde başvurulur. İndiksiyon yöntemi izlenildiği takdirde deney ve gözlemin ışığında kâinatta var olan kanunlar açığa çıkarılabilir. Analoji metodu ile de, “benzer olaylar benzer neticeler doğurur” ilkesiyle olaylar açıklanabilir. Hâsılı Ortaçağ’da engizisyon sultaları, bu üç usulden yalnız tümdengelim’i (genelden özele) tercih etmişlerdir. Bu yöntemle deney ve gözlemin horlandığı ap aşikârdır. Demek ki; mantık yürütme sendromu her devirde, değişik alanlarda farklı roller üstlenmiştir. Mesela, hukukta “önce karar verip sonra yargılama”  çağdışı kabul edildiği halde ortaçağda engizisyon mah­kemeleri insanları yargılamadan suçlu ilan etmişlerdir. Hatta günümüze dahi bu kural sıçramıştır. İslam hukukunda var olan, “suçların şahsiliği” prensi­bini, Hz. Ali (k.v) vefat ederken (Şehit düşerken) bile bir kişinin ölümüyle bir grubun yargılanamayacağını va­siyet ederek adeta hukuk dersi vermiştir insanlığa.      Grek dünyasında tabiat olayları “su, ateş, hava ve toprak” deni­len dört unsurla izah edilirdi. İlmi gelişmeler, bu tür genellemelerden hızla uzaklaşarak 104 elementi keşfetmiş, hâlâ da yeni yeni elementlerin varlığından bahisle element tablosuna yenileri ilave ediliyor. Batı, ortaçağ skolâstik anlayışında israr etseydi elementlerden bihaber genellemeler içinde sıkışıp kısır döngü içerisinde yüzeceklerdi. Artık gelinen noktada teknolojik gelişmeler ve analitik tahliller sayesinde tümevarım yöntemleri (özelden genele) gerçekleştirildiği gibi ezberci yöntemlerin terk edildiğine de şahit oluyoruz.       Aydınımızın bir kısmı skolâstik kavramını diline doladığında, hemen dinle ilişkilendirilip ülkemizde ki inanan insanları, ortaçağ karanlığına sürükleyen gerici unsurlar diye takdim ederek iftiraya yeltenirler. Oysaki bu türden karalamaları yapmakla, aslında ortaçağda engizisyon kilise papazlarının üstlendiği misyon­la bizim kültürümüzün camii, medrese, dergâh, âlim, müftü vs. gibi ilme açık unsurlarla bağlantı kurmaya çalışmış oluyorlar ki, bu abesle iştigaldir. İslâmiyet, “İlim Çin’de dahi olsa alın” diyor. İlmi zindana hapseden skolâstik düşünce Avrupa’nın eseridir, bize ait değil. Klasik eserlerimizin çoğu ilmi teşvik ettiği gibi, âlimlerine de son derece değer veren cümlelerle doludur. Skolastizm, geri kafalılık, örümcek kafalı gibi yaftalamalar başka iklimlere has olabilir. Dolayısıyla ipe sapa gelmez ithamların bizimle özdeşleştirilemeyeceği gibi tarihi geleneğimizle irtibatlan­dırılamaz da. Çünkü Avrupa, ortaçağın karanlığında yüzerken, İslâm dünyası sahip olduğu ilmi zihniyetle altın çağlarını yaşıyordu. Demek ki asıl tehlike hem bilime,  hem de mane­viyata da karşı çıkmaktadır!      Kara Cuma, Çember Sakallı, Gerici, İrticacı vs. gibi suçlamalar sultacı ve Ergenekon çete içerisinde yer alan kafaların ürününe has lekelemelerdir. Bu tür sultacı zihniyetlerin başlıca özelikleri şunlardır:      1.Batıdaki Rönesansı doğuran sebepleri görememeleri,      2.Tek yanılmaz otoriterleri batı’nın eski öğretileri olması,      3.Kafalarında ezberlediği ya da ellerine tutuşturulan hazır reçeteleri kapsayan genellemelerden hareket etmeleridir (Tümden gelimcidirler).      Tudunluktan yabguluğa, yabguluktan hakanlığa, devletten imparatorluğa, imparatorluktan meşrutiyete, saltanattan cumhuriyete bir dizi geçiş süreci yaşasak da sonuçta ayakta kalan Türk milletidir. İdari şekiller, yönetim biçimleri değişebilir. Önemli olan Türk’ün varolmasıdır. Cumhuriyete sahip çıkıp, diğer evreleri reddetmek skolâstik zihniyetin içine düşüp te çıkamadığı bir açmaz. Hakeza saltanat dönemini kabul edip, cumhuriyeti reddetmek de aynı şey. Tüm mesele, bütünü kucaklayabilmekte... Bütüne sahip çık­tığımızda mesele kalmayacaktır zaten. Düşman addettikleri Osmanlı ortada kalmadığı halde, hâlâ saltanata ve hilafete hücum etme­nin ne anlamı var ki, doğrusu anlamış değiliz. Bugün birileri çıksa kendini halife ilan etse, ardına kaç kişi düşer acaba? Bırakın İslâm âlemini, Türkiye’de hatırı sayılır kaç kişi biat eder? Maalesef şart­ların değiştiğini görememek sendromu “yanılmaz sultalar”ın kronik hastalığı olsa gerektir.        İbn-i Haldun toplumların değişim sürecini incelerken, Arap toplumunun bedeviyetten hadariyete geçişte,  bedevilerin sürekli tepki gösterdiğini beyan eder. Aynısı olmasa da bizim tarihi gelişim evremizde yaşanan saltanattan cumhuriyete geçişte de Osmanlı’nın buruk haline benzer bir sessiz diyebileceğimiz diren­işin olduğu gözlenmiştir. Bu durumu sosyal bir vakıa olarak tabii karşılanmalı. Çünkü 600 senelik alışkanlığı bir anda terketmek kolay olmasa gerektir, zaten her geçiş sürecinin sancılı olduğunu, sosyologlarımız da beyan ediyorlar. Demek ki; bu bir sosyolojik realite… Nitekim sosyolojik gelişimin gereği bu mücadelede Osmanlı kaybedecek, Cumhuriyet kazanacaktı. Bunu bilmek için kâhin olmak gerekmez. Dünya hızla İmparatorluklardan ulus devlet olmaya doğru koşarken, bizimde bu gelişmelerden etkilenmemiz gayet doğal. O halde Osmanlı yıkıldı diye oflanıp, puflanıp veya “oh olsun” demeğe gerek yok, çünkü sosyal bir vakıa. Günümüzde tekrar saltanata dönüş talebinde bulunmak çağımızın bedeviliği olacaktır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki mücadeleyi, aynı tempo ile zamanımıza taşımak akıl kârı değil. Skolâstik kafalar hâlâ Atatürk’ün ve Cumhuriyetin, Os­manlı’ya karşı açtığı kavganın, bütün hızıyla devam ettiği zannındadırlar. Üstelik kendi skolâstik emellerine, Atatürk’ü de maske ve kalkan olarak kullanabiliyorlar da. Atatürk’ü istismar eden bu Kemalist skolâstik zihniyetin özelliği şunlardır:      1. Referansları 1930’lu yıllarına ait çözüm reçeteleri.      2. İlham kaynağı Atatürk, ama Atatürk’ün işaret ettiği çizginin dışında bir yol takip ediliyor.      3. Metodları tümdengelimcidirler (genelden özele bir yol), yani dogmadır.      Bu tür skolâstik düşünceye sahip olanlar, Atatürk’ün yaşadığı her anında sarfettiği sözleri kendi dar kafalarında yorumlayarak işte çözüm bu deyip, o devrin şartlarının günümüzde bütün hızıyla devam ettiği zannıyla hareket ediyorlar. Oysa Atatürk, bugün yaşamış olsa dün yaptığının, belki de bugün değişik bir örneğini sergileyecekti. Fakat gel gör ki bu durumu skolâstik kafalara anlatamazsın. Tarihin bir kesitine gömülmek, tüm “yanılmaz sultacı” zihniyetlerin içine düştüğü hengâmedir maalesef.       Hem ge­lenekçi olmak hem de tarihe bir bütün olarak bakmak, ilmi bir yaklaşım olacaktır. Tarihi, inişleriyle, çıkışlarıyla, yanlışıyla, doğrusuyla değerlendirip ibret almamız gerekirken, aksine kimimiz şahısları göklere çıkarıyor veya yüceltiyor, kimimiz de yerden yere vurup güya hıncımız çıkarırcasına öfkeleniyoruz. Her iki yaklaşım da sultacı zihniyetlerin ürünüdür. Her nedense sebep-netice ilişkileri üzerinde duran yok. Övme veya yermek yahut tümdengelimcilik metodu kolaylarına geliyor galiba. Nasıl olsa, düşünceler, ilkeler daha önceden biat ettikleri otoriterlerce belirlenmiş, o halde fikir üretmeye, geleceğe yönelmeye ne gerek var ki! İşte bu mantık gerabeti analitik zihniyetin dirilmesine en büyük engel olarak karşımıza çıkıyor. Fikir üret­mek, içinde bulunduğumuz meselelere çözüm sunmak, analitik tahlillerde bulunmaktan her nedense kimse söz etmiyor. Tek doneleri varsa yoksa “Yanılmaz Sulta’’lar veya kafalarındaki genellemeler, ya da ellerine tutuşturulmuş oyuncaklarla oyalanmak!       Solcularımız yıllardır eline tutuşturulmuş sloganları tekrarlamakla meşguller, sağcılarımız ise tarihin ihtişamına kendini kaptırarak gelecekten bihaberler. Oysa ne köksüz gelecek, ne de ati’den yoksun mazi. Tarihin sayfalarını çevirirken geleceğimize yön ver­mek en doğrusudur.      Sulta otoriteler, sadece mantık ve şahıs planında kal­mayıp, daha değişik sahalarda da kendini göstermektedirler. Mesela medya, insanların ufkunu açmada bir ışık görevi yapması gerekirken, dimağları karartmakla meşguller. Kafalarda yalan haberlerle tekel kurmaktadırlar sürekli. Tekelci zihniyet, medya skolâstiğini doğurmaktadır oysa. Medyatik skolâstik şu ilkelerle izah edilebilir:      1. Uygulamaları: Asparagas denilen yalan haber üretmek.      2. Yanılmaz sultaları: Medya üst yöneticileri.      3. Olayları, yanılmaz Medya patronlarının çizdiği çerçevede değerlendirmektir(Tümdengelimcidirler).      Yanılmaz sultacı anlayış, Ortaçağ Avrupası’nın yaşadığı bir sıkıntıdır. O halde genel manada skolastizmin özellikleri:      1. Mantık yürütmek, deney ve gözleme kapalı olmak,      2. Yanılmaz sultalara bel bağlamak,      3.Otoriterlerden hareket edilir, yani mantık silsilesini öngörürler(Tümdengelimcidirler).      Skolastisizme hemen hemen her alanda örnekler verilebilir. Her fikrin yobazı olabileceği gibi, bilimsellikten dem vuranlarda da yobazlık gözlemlenmektedir. Güzel fikirler, çok kere ehliyetsiz ellerde taassup haline gelebi­liyor. Taassup, karanlığa davetiye demektir. Farklı fikirlere anlayışla, hoşgörüyle bakmak, toplumda yumuşamayı sağlar. Demokratik platformda kimse kimsenin hukukuna saldırmadığı müddetçe herşey tartışılabiliyor. Herşey derken tabiî ki kutsal olanlar hariç, yani Al­lah ve Resulünün hakikatları dışındakiler. Zaten Mutlak hakikatlerin, ulu orta konuşulmasının “imani” yönden sakıncaları vardır. Vahiy, herşeyin üstünde. Akıl bir cüz’dür, herşeyi kuşatamaz çünkü. Onun için vahyin ve sünnetin üstünlüğü tartışılmaz. İlim metodu esasen deney ve gözleme dayanır. İlim Allahın, o halde bir Müslüman’ın ilimle problemi olamaz ki. Dolayısıyla Skolâstik kavramının zıddı ilimdir. Zıddı kâmili ise, Vahiy ve Sünnet’dir.       Türkiye’de belli başlı skolâstik tipler şunlardır:      1. Radikal-İslâmi skolastisizmi,      2. Medyatik skolastisizmi,      3. Batı skolastisizmi,      4. Laik ve anti-laik skolastisizmi,      5. Etnik ayrımcılık ve PKK skolastisizmi,      6. Parti skolâstiği vs.      Bütün skolâstik tiplerin üç aşağı ve beş yukarı özellikleri hep aynı. Hepsinin de “yanılmaz otoriterleri” var. Hareket noktaları genellemelerdir, yani tümdengelimcidirler. Metodları deney ve gözlem yoksun olup, sultaların sözleri ve yazıları tek rehberleridir!      Radikal-İslâmi gruplardan Şia’yı ele alacak olursak, Şia skolâstiğinin özellikleri şunlardır:      1. Yanılmaz otoriterleri mollalardır (Hâşâ Mollalar masumdur (!) ve günahtan arıdır (!))      2. Düşünceleri molla sultaların yazıları ve sözleridir. Böylece deney ve gözlemi kaybetmişlerdir.      3. Tümden gelimcidirler.      PKK skolastisizminin ana çerçevesi ise:      1. Yanılmaz sultası Abdullah Öcalan.      2. Uygulamaları silahlı eylem.      3. Tümdengelimcidirler. (Örgütün bildirilerinden hareket ederler)       Parti skolâstiğinin ana özellikleri:      1. Yanılmaz otoriterleri; bağlı olduğu liderdir.      2.Metotları;  siyasi putlaşma ve siyasi kirlilik.      3. Tümdengelimcidirler  (Lider-teşkilat-parti programın­dan hareket edilir)      Parti skolâstiğinin içine düştüğü durum, siyasi uygulamalarda militarist,  yaklaşımlarında ise oportünistirler. Partide farklı bir ses ihanet kabul edilir. Farklı düşünce, kolaylıkla lider sultasınca, ihanetlik suçlamasına yeterli bir sebeptir. Çünkü bu tür partiler “lider-teşkilat-parti programı” üzerine şekillenmiştir. Bu üç unsur eleştirilemez, tartışılamaz ve farklı beyanda bulunmak afaroz olmaya yeterlidir.      Skolâstik partilerin sulta liderleri, sürekli hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi sözleri sarfetmelerine rağmen, acaba üstünlüğünü savunduğu hukuk hangi hukuk? Demokrasi dediğiniz kayıtsız şartsız lidere itaat mi? gibi sorulara cevap veremezler. Parti yöneticilerini mi değiştirmek istiyorsunuz, taban nazarı itibara alınmaz. Alttakilerin canı çıksın dercesine, onlar sadece slogan atmak ve taşeronluk yapmak için vazifelendirilmişlerdir sanki.  Tavan ise parsayı toplamak, gününü gün etmek,  adından ve şanından bahsedilmenin sevdasındadır sadece. Bu yüzden Skolâstik parti yapısı her daim totaliter düşünceye dayanır.      Sulta liderler, yaşadığı her devirde kitleleri peşinden sürüklemek için, önceden hedef düşman tayin ederler. Düşman olmadan partinin ayakta kalması mümkün olamayacağından mutlaka “hasım” a ihtiyaç vardır.      Farzu muhal, konjönktür gereği ülkeyi tehdit eden komünizm olgusu mu var. Hemen taraflara çağrıda bulunur: Kahrol­sun Kominizm! Ezilmeli! Yıkılsın! Mezar olacak! gibi ateşli cümleler sahneye çıkar. Artık meydan slogan sesleriyle uğuldar, kitleler coşturulmaya çalışılır. Tehlike ilan ettikleri düşman yok olduysa, derhal zaman kaybetmeksizin adı ve şanı değişik yeni bir düşman belirlenilmeye başlanılır. Bu çiçeği burnunda yeni düşman şimdilerde PKK’dır. Maksat, bağcıyı mı dövmek, yoksa üzüm yemek mi? Bu sorunun cevabını bulana aşk olsun. Siz cevabı bulmaya çalışadurun, diğer yandan şehit cenazeler yurdun dört bir tarafına dağıldıkça, kahrolsun! Kökünü kazıyacağız! Bu yaptıklarını yanlarına bırakmayacağız! Bize verilen her oy PKK’ya sıkılan kurşundur! gibi sözlerin etrafı sarmaya başladığı ve her atılan slogan altın değerinde biri bin yapmaya başlar. Sloganlar bu noktadan sonra, insan­ların rehberidir artık.  Huzuru arayan kitlelere slogan­lar cazip geleceğinden dolayı bu hamaset kokan sözler birer can simidi olur onlara adeta.      Eğer birileri de kalkıp da: “Durun beyler ne oluyor?  Şayet mesele PKK davası ise, o zaman yapılacak tek şey nimette ve külfette beraber olmaktır” diyorsa kimse itibar etmez. Sözlerin ehemmiyetsizliğinden değil, belki slogan içermediğinden dolayıdır. Slogansız sözler, analitik tahlil gerektirir ve yorucudur, kim uğraşacak akıl dolu sözlerle... Bahsi geçen slogan içermeyen akıl dolusu sözlerin analitik yorumun şu: “Bu vatanın nimetini paylaşanlar, külfetini de paylaşmalıdır.” Görülmüş mü böyle şey denilirse verilecek cevap: Cahar Dudayev, yurt dışında bulunan oğlunun tahsilini yarım bırakmasını isteyerek ülkesi için savaşmaya çağırması, nimette ve külfette beraber olmanın en tipik örneğidir. Aynı zamanda çağımızda yeniden bir Şeyh Şamil destanı yaşatmanın ifadesidir.  Kelimenin tam anlamıyla analitik tahlil gerektiren sözler, sloganvâri olmadığından kitleleri coşturamaz. Kanla coşmak, “kan”dan medet ummak her de­virde yaşanmış sultacı zihniyetlerin içinde bulunduğu acı garabetten öteye geçemez. Dolayısıyla Sebep-netice ilişkisi içinde olayları değerlendiren akıllı lider­lere itibar azdır. Vur! Vur! Hainler! Hurra! gibi öfke içeren ha­masi nutuklar çözüm diye yutturulur. Nimeti de külfeti de paylaşmak da neymiş, deyip geçmek bizi her geçen gün uçurumun eşiğine getiren asıl sebeptir.      Abdulaziz’in veziri Ali Paşa 40 sayfalık risalesinde özetle şunları söyler: “Ticaret, sanat gibi işlerin azınlıklara bırakıldığını, savaşmak, düşmanlarla cenk etmek gibi görevler de bize has olmuş. Böyle devam ederse azınlığa düşen asıl biz olacağız...” Gerçekten de silahla iştigal eden insanımız heder olmuş, fakirleş­miş, ticaretle uğraşan azınlıklar ise zenginliklerine zenginlik kata­rak köşe başlarını ellerinde tutmuşlardır. Osmanlı’nın yıkılışının sebeplerinden biri de bu gerçeklerdir. Düşmanla savaşmak tek meziyetmiş gibi teşvik görünce ortaya çıkan manzaranın bu olacağı muhakkak. Oysa vatan için savaşmak da, ticaretle uğraşmak da kahramanlık ilan edilmeliydi. Kahramanlığın göklere çıkarıldığı tek ülkü Savaşmak! Savaşmak!  Peki, nimeti nereye koyacağız? Belli değil. Terörle mücadelede samimi olanlar, önce çuvalduzunu kendilerine, sonra da iğneyi başkalarına batırmaları gerekiyor. Eskilerin söylediği dâhiyane bu sözlerle paralellik kurabilenler ancak samimidir diyoruz. Terör karşısında hiçbir şey “gerçek” kadar olamaz. Çünkü terörün itici gücü iki renkli dünyanın efsunlarıdır. Bu iki renkli dünyalar acaba birbirine gerçekten zıt mı, yoksa rakip mi? Öyle anlaşılıyor ki, kitlelerin öfkeleri üze­rine hesap yapanlar, ya da kanla beslenenler “zıt” olamaz, ancak birbirlerine “rakip” olurlar. Yaşamasını kanla sağlayan güçlerin kanın durmasını canı gönülden isteyeceklerine inanmak kendimizi kandırmak olacaktır.      Bugüne kadar teröre karşı tek ilaç askeri çözüm sandık, hâlâ da aynı metodunun devamından yanayız, terörün kültürel, ekonomik, sosyal, psikolojik vs. yönününde olabileceğini gö­ren yok. Üstelik bu tip yorumları yapanlar yahut yaklaşımlarda bulunanlar her an andıçlanıp, hem bölücülükle hem de ihanetle suçlanabilir de. Kim demokratik çözüm diye ortaya çıkarsa kimse seni dinlemez. Genel biricik çözüm: askeridir. Oysa otuz yılı aşkındır Cudi ve Kandil dağlarını, Güneydoğu’nun sarp kayalıklarını havanlarla, en gelişmiş toplarla habire dövüyoruz, nedense bir türlü terörün sonu gelmiyor.             İlginçtir Güney­doğu’da akan kanlar çoğaldıkça bir kısım liderlerin yıldızı daha da parlıyor. Kurtuluşun yolu, falancı çatık kaşlı, ya da miting meydanlarında avaz avaz bağıran liderin gelmesine bağlandı ümitler. Bu noktadan sonra terör artık onu meşhur etmiştir. Sultaların tek ilacıda zaten gergin ortamlar. Saltanatın devamı kana bağlı çünkü. Hertarafın kan revan olduğu or­tamında “sivil katılım”, “sivil toplum” ve “sivil insiyatif” kavramları bir hiçtir. Bu kavramlar durgun ortamın kavramlarıdır. Huzur ortamında tartışılan kaliteli fikirlerdir. Onun için Sulta liderler istikrarlı ortamların doğmasını istemezler, çünkü o günler geldiğinde kendi konumlarınında tartışılacağından ürkerler hep. Gerginliğin yerini durgunluk aldığında istediği gibi at oynatamayacaklardır böylece. Nitekim “Kurt puslu havayı sever” sözü bu gerçeğe işarettir. Puslu havada, lider sultaları karizmatik gücüne güç katarlar. Bu gücüyle beyinler adeta büyülenir ve yıkanır. Hemen ateşli konuşmalara kapılıveririz. Aslında bu durum, şuurumuzun çözülme­sidir. Şuuraltı davranışlara çok kere sultalar sebep olmaktadır. Çünkü onlar şuura değil, şuuraltı hislere hitap ederler. Yanılmaz otoriterler hata yapsa da, şuuraltı boşalmış kitleler istesede bu vehameti göre­mezler. Seven insanın gözü kördür de ondan. İşte akıl ve şuurdan bi­haberlik buna derler!            Korkunç enerji ve ihtiras liderlik sultasının bir özelliğidir. İhtiras bu ihramın baştacıdır. “İzm”leri doğuran sebepler üze­rinde hiçbir zaman durulmaz, şayet sebep-netice üzerinde durulursa kucağında yaşadığımız ortamla alakası tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır. Kapalı ortamlarda ilan edilen, rengi, türü hangi tip düşman olursa olsun, potansiyel düşman olarak kitlelere gösterilip, gösterilen o düşman bundan böyle av muamelesi görecektir. Avcılarda,  zaten avınızı avlayın diyor. Düşmanın biri gidiyor, biri geliyor. Şuurumuz düşmana endekslenmiş bir kere. Oysa düşman dediğin ne ki? Önce kucağında yaşadığımız dünyaya bir çeki düzen vermek varken bu telaş niye?  Hala bataklıkta tek tek sinek avlamakla meşgulüz, israrla bataklığı kurutacak formüller düşünülmüyor. Kimbilir sebep-netice ilişkisi üzerinde durulursa, sistemden kaynaklanan bir arıza olabileceği açığa çıkabilir kaygısından hareketle işlerine böyle gelmişte olabilir. Çünkü yanılmaz sultaların en sevmediği metod; sebep-netice ilişkisidir.            Bütün sultacı zihniyetler, totaliter ve psikolojiktirler. Aynı zamanda hiyerarşik bir yapıya sahiptirler. Yani oportünist ve militarist bir ağ kurmuşlardır. Sultalar, emrindekilere karşı son derece ciddi ve disiplinli, dışarıya karşı ise mütevazı ve son derece naziktirler. Oysa İslâmiyet; “Müminler birbirine karşı mütevazı, dışa karşı çetindir­ler” diyor. Totaliter yapılar, İslamiyetin tam tersi bir yol seyrederler.            Liderine endekslenmiş kitleler, onun şuuraltına seslenen sesinden, sonsuz zevke kapılırlar. İradesini, yanılmaz addettiği Führer’in nefesine teslim etmiştir.            Olaylara, canu gönülden bağlı olduğu liderinini gözlüğünden bakmaya çalışır. Elinden tek düşürmediği kitap, onun eseridir. Ağzından her çıkan kelime, hislerinin tercümanıdır. Düşünmeyi tercih etmez, gerekte duymaz. Çünkü ken­disi adına lideri düşünmektedir! Öyle bir tutku ki, lideri davadan taviz verse de ikaz edilemez. Halife Hz. Ömer (r.a.), idaresinde bulunan insanlara “Doğru yoldan çıkarsam ne yaparsınız?” diyerek sorduğunda: “-Ya Ömer kılıcımızla düzeltiriz” cevabını almıştır. Hz. Ömer (r.a.)’i uyaran anlayışla “kayıtsız şartsız lidere itaat” anlayışı çok farklı. Bağlı olduğu liderinde şayet mukaddes değerlerden sapma görülürse, ona gönül verenlerin kılı bile kıpırdamaz. Çünkü “Onun bir bildiği vardır!” teviline sarılır hemen.  Hatalar diz boyu da olsa, yine aynı söylem tekrarlanır ve tevil makinesi hızla vazifesine devam eder.            Mukaddes birliği biricik ülküsüne zarar gelse de haysiyet kırıcı da olsa, “üstün insan imajı” bir kere yerleşmiştir zihninde, şuuraltısı boşalmıştır. Artık bu noktadan sonra liderine gönül verenler, hislerine mağlup olmuşlardır. Bu durum değişik skolastisizm diyebileceğimiz bir halet-i ruhiye olsa gerek. Dünyada eşi ve benzeri örneği yok desek yeğdir. Bu ilginç lider skolâstiğinin özellikleri ise:            1. Lider-teşkilat-doktrin psikolojisinin hâkim olması,            2. Üstün insan saplantısının ağır basması,             3.Metotlarının yanılmazlık sendromu üzerine kurulu olması,            4. Tümdengelimcilik esastır.            Bu dört özellik, ister istemez kitleleri tepkici yapacaktır. Artık çılgınlık, şov­menlik ortalığı kaplar, etrafımızda simgesel işaretler, bağırmalar, naralar üşüşmeye başlar. Bu tür ortamlarda tek değer bağırmak!            Sultalar, bu gidişattan memnun kalır, iyiden iyiye kendisi­nin yanılmazlığına kanaat getirir ve sonunda; dava’nın kitabını yazan da, davayı başlatanın da kendisi olduğunu ferman buyurur. Tarihi, ken­disinden başlatarak  “ego”sunu ön plana iter her daim. Ego tarih, ego dava, ego teşkilat, ego ülküdür bundan böyle.            Teşkilat, şeklen vardır, ama ruhen yoktur, sadece “yanılmaz lider”in vazifelendirdiği emre amade küçük sultalar vardır. Bu arada küçük Führerler yukarıya (üstlerine) karşı yumuşak, tabana (aşağıya) karşı katı olmak zorundadırlar. Teşkilat, küçük Führerlerin disiplinli yönetimiyle idare edilir. Zira istişare, fikir alışverişi gibi değerler Füh­rerlerin yabancı olduğu kavramlardır. Yabancı olmadığı tek mevzuat liderinin talimatlarıdır. Bu nedenle her teşkilat ağı küçük Führerlere bağlanmıştır. Sul­taların otoritesi, küçük Führerlerin talimatları eksiksiz yerine getirmelerine bağlıdır. Onun için bu konuda en ufak taviz verilemez.  Parti binalarında küçük Führerler bir nevi bağlı oldukları liderlerin özel ispiyon sekreterleri şeklinde konuşlandırılmışlardır.            Başlangıçta gönül verdiği hareketin, bir şuuraltı boşanma hareketi olduğunu kimse farkedemez. Deney, gözlem ve ilim olmayan yerde farkedilmemesi tabidir. Öyle ki; ilim nedir sorulduğunda, “eline tutuşturulmuş reçeteler” ile “içi boş sloganları” gösterir. Kendisi bir kelam etmez. Deney ve gözlem nedir sorduğunuzda, “Teşkilat hiyerarşisi ve uygulamaları”dır ce­vabı alırsanız, şaşmayın. Çünkü şuur-altı hareketleri hemen he­men aynı ortak paydaya sahiptirler de ondan. Bütün kesimler kontrol altına alınmıştır. Kitleler teşkilata üye ise serbest hare­ket edemez, fikir beyan edemezler. Düşüncesini de, hareketini de lidere teslim etmek zorundadır. İlimleri, yanılmaz otoriterlerin koyduğu sözlerdir. Liderinin söylediği sözleri dışında hiç bir fikir kabul bulmaz. Bir nevi ilim tekeli! Farklı düşünceler, totaliter zihniyetlerce hoş karşılanmaz. Adeta liderin düşüncelerine bağlılık ye­mini edilmiştir. Liderlerinden farklı düşünmek teşkilata ve davaya ihanettir! Dolayısıyla tek tip düşünmek liderlik sultasının gereğidir. Anlaşılan bu tür sultacı dünyalarda, bize yer yok gibi gözüküyor.            Tartışılmaz sendromu! İlim ve tefekkürden yoksun yığınlar için geçerli akçe. Siyaset bilimi adı altında, “lider-teşkilat-doktrin” üçlemesi tarzında yutturulmaya çalışılır.            Sultalar, bu dünyadan çekip gittiklerinde, ardından nefretten başka miras bırakmadıkları gözlenmiştir. Yanılmaz sultaların bıraktığı kin, nefret ve öfke tohumları teşkilata ve yeni katılanlara pay edilir. Bu paydan paylananlar aynı zamanda geleceğin yeni Führer adaylarıdırlar.  Böylece üzerinde leş kargalarının dolaştığı Türkiyemizin aldatılan genç nesil­leri iç dünyalarını öfke, kin ve nefret kaplamasından dolayı, yanılmaz lider sultaların türettiği çirkin ve şeytanca oyunları yüzün­den uçuruma sürüklenmişse, yapacağımız tek şey derhal ruhi boşluğa düşmüş bu genç beyinlere çare olarak çağımızın sesi;’Ne olursan ol yine gel’ diyen Mevlanaların soluğu ile buluşturmak olmalıdır.         Velhasıl genç nesiller Gönül Sultanların manevi ikliminde aydınlığa çıkacaktır, başka yolda gözükmüyor gibi. İnşallah sonunda aldatanlar değil, Milletimiz kazanacaktır.         Vesselam.
    Comment
  • MANEVİ SOSYAL ADALET

    Thursday, 30th July 2009 19:44pm
    MANEVİ SOSYAL ADALETALPEREN GÜRBÜZER      Kin, nefret, şiddet hiçbir zaman dünyamıza adalet getiremedi, getiremez de. İşte geçmişte Bosna, işte Çeçenistan ve daha nice insanlık dışı katliamlar, gözümüzün önünde cereyan eden her biri birer kanayan yaralarımız. Maalesef ‘’Yenidünya düzeni’’ gibi moda sloganların içi kanla dolu. Hümanizm gibi yıldızlı kavramlar cellâtlıkmış meğer. 21.yüzyılın eşiğinde gelinen nokta, pek de iç açıcı değil. Rejimler ve iktidarlar, kitlelerin haklı taleplerinin önüne geçtikçe, fanatizm daha da güç kazanmakta. Batı, ortaçağın karanlık engizisyon ve giyotinli uygulamalarını terk edip sosyal adaleti kavramaya başladığı anda davayı kazanmayı başarabilmiştir, ama aynı duyarlılığı kendi dışındaki topluluklara karşı zulümlere vardıracak kadar noktalara taşımasıyla birlikte onları öteki görme ikilemi arasına düşmüşlerdir.        Bir başka ikilem hali ise, ülkemiz içerisinde toplum mühendisliğine soyunanların ortaya koyduğu tabloda görülecektir. Oysa İki dere arasında olmak çoğu kere ülkemiz için sancılı olmaktadır. Bu yüzden İlim adamları yaşadığımız bu sancılı evreye “geçiş süreci” diyorlar. Geçiş sürecinde yaşadığımız sıkıntılar genellikle; ‘yerellikten milliliğe dönüşememek, millikten evrenselliğe sıçrayamamak gibi süreçlerin yansımaları söz konusudur. Dünya geçte olsa farklılığın veya eşitsizliğin özgürlük olduğunu anlayabilmiştir, ama Türkiye henüz bu düzeyi yakalamış değil. Yakın zamanlara kadar özdeşliğin veya eşitliğin, adalet olduğu biliniyordu. Oysa özdeşlik veya eşitlik totalitarizm demektir. İnsanlık bugün anlamaya başlamış olsa dahi, Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyan çok önceden; ‘’Yoksa onlar Rabbinin rahmetini mi paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini biz paylaştırdık. Birbirlerine iş görmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır’’(Zuhruf Suresi, ayet 52) ayetiyle insanlar arasındaki farklılığın olabileceğine dikkat çekmiştir. Yani, Fransız sağının 1968’de sunduğu öğretiyi Kur’an çok daha önceden bildirmiştir.     İslâmiyet açıkça sosyal farklılıkların, mesleki tabakalaşmanın varlığını kabul eder. Allah-ü Teâlâ, farklı işlere karşı kabiliyet ve istidatları yaratmış, beş parmağın beşi bir olmadığı gibi, toplumun da tek düze olamayacağını gözler önüne sermiştir. İnsanların farklı kabiliyet ve istidatlarından, ister istemez rızık farklılığı doğmaktadır. Demek ki Marksistlerin tam eşitlik, ya da herkese aynı derecede eşitlik paylaşım ilkesi ütopikmiş meğer.      Sosyal adaletsizliğin ve fırsat ve imkân eşitliğinin olmadığı toplumlarda, insanlar sefalette ortak olmayı tercih edeceklerdir. Nitekim kitleler; “bir kısmımız zengin, büyük bir kısmımızın da fakir olacağına, hepimiz fakir olalım’’ duygusuna kapılacaklardır. Böyle duygu yüklü kitleleri fanatizmin kucağına itme ve provoke etmek çok daha kolay olacaktır. Yapılacak olan tek şey, sermayenin tabana yaygınlaştırılması, tekelleşmenin önüne set geçmektir. Bu konuda Kur’an’da, “Ta ki o mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın’’ uyarısını yaparak, insanlığa gerçek sosyal adaletin yolunu göstermektedir.      Kuvvetsiz adalet aciz, adaletsiz kuvvet zulümdür sözü çok yerinde anlam yüklü bir ifade. Adaletin en büyük kuvveti ve desteği hukuki kurallardır. Hukukun ve devlet hâkimiyetinin olmadığı zeminler, kaygan ve  bir o kadar da girifttir.           Hukuki temellerden yoksun adalet aciz, adaletle bağdaşmayan hukuki ilkelerde zulme eşdeğer olarak kabul görmektedir. Hukuk yazılı normları ile toplumu düzene sokar ve haklıyı haksızı ayırır sadece. Ama hangi hukuk? Elbette ki adaleti yapan hukuk kabulümüzdür. Bir kimse şiddete maruz kalan fertlerin cezalandırma hakkını kendisinde göremez.  İhkak-ı Hak ilkel çağlara mahsus uygulamadır çünkü. Bu bakımdan İslâm, “çöle inen nur’’ olarak tecelli ederek insanlığa kurumlaşmayı ve adaleti getirmiştir. Dinimiz İhkak-ı Hak’kı tasvip etmeyerek, suç işlendiğinde devletin hakemliğinde hukukun işletilmesini öngörmüştür. Resûlüllah (s.a.v.)’in “Bir yerde kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmiyorsa dilinizle, dilinizle de gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz...’’ hadisi şeriflerini ehlisünnet âlimleri, elle müdahalenin devlete ait olduğunu, dille âlimlerin, kalple buğz etmenin ise avam’ın(halkın genel seviyesi) yapabileceğini beyan buyurmuşlardır. Demek ki, her kesimin kendi içinde hukuku mevcut. Devlet devletliğini bilecek, âlim bilgiyi konuşturacak, avam ise haddini aşmayarak kalbi ile kötülükleri kınayacak. Toplumda sosyal adalet ancak bu dengeleri korumakla mümkündür. Aksi takdirde ortamda kargaşa hâkim olabileceği gibi, önü alınamaz yaraların ardından şiddet ve anarşizm kol gezecektir. Onun için adalet şart diyoruz.            İnsanlar, önce iç dünyalarında adaleti tesis edecek, daha sonra da sosyal adalet uygulama isteme hakkını elde edecek. Bu şartları gerçekleştiremediğimiz müddetçe sosyal hayatta kalıcı adaleti kuramayız. İnsanlığın özlediği adaleti yakalamak için, hem manevi adalet, hem de sosyal adaleti gerçekleştirmek gerekiyor.            Sözün özü, adalet her şeyin (mülkün) temelidir. 
    Comment

Latest messages

  • Hocalı... ERGENEKON ERGENEKON

    Friday, 26th February 2010 20:47pm Hocalı Soykırımı İle İlgili Basın Açıklaması         Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Merkezi tarafından...
  • 12... UMUDO UMUDO

    Wednesday, 25th November 2009 21:26pm 12 EYLÜL, ALPARSLAN TÜRKEŞ VE DAVA ARKADAŞLARININ CEZAEVİ YILLARI12 Eylül öncesinde terör bütün ülke sathına yayılmıştı. İstanbul,...